Röportaj: Ravza Sude DUYMAÇ

Çocukluk yıllarında tiyatro kulüplerinde başlayan sahne tutkusunu konservatuvar eğitimiyle taçlandıran, Haldun Dormen ve Yasemin Yalçın gibi usta isimlerle çalışarak kendi tiyatrosunu kuran oyuncu ve eğitmen Cenk Tunalı ile bir araya geldik. Tiyatro sahnesi ile ekran oyunculuğu arasındaki teknik farkları, mesleğin zorluklarını ve “Tiyatro er meydanıdır” sözünün arka planını anlatan Tunalı, oyunculuk hayali kuran gençlere konservatuvar eğitimi, disiplin ve sektörün gerçekleri hakkında tavsiyelerde bulundu.

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Oyunculuk ve tiyatroyla ilgilenmeye nasıl başladınız?

Aslında biraz klişe olacak ama ilkokuldan beri ben çok meraklıydım. İlkokul 5. sınıfta bile böyle bir şeyler yazıp çizip oynuyordum. Hazırlık, orta 1’e başladığımda oradaki tiyatro kulüplerine katıldım. Sonra yine bir şeyler yazıp çizmeye, oynamaya başladım ve orta sona geldiğimizde bir tiyatro kulübümüz vardı. O tiyatro kulübüne katıldım; en çok orada koşturan, emek verenlerden biri oldum. Sonra o tiyatro kulübünde yaklaşık 4 yıl boyunca düzenli devam ettik.

Dönem arkadaşım, sınıf arkadaşım Engin Hepileri ile lise 1’de oturduk, uzun uzun konuştuk, araştırmalar yaptık. Oyuncu olmak istersek nasıl bir meslek bizi bekliyor, neler yapmamız gerekiyor? En sonunda en doğru yolun konservatuvar olduğunu, eğitim olduğunu anladık. Buna karar verdik ve dedik ki artık bundan sonraki lisedeki derslerimizi de buna göre seçeceğiz. “Oyuncu olmak istiyorum” dedim ve asıl hikâye öyle başladı. Lise sonda bir eğitmenle birlikte konservatuvar yetenek sınavına hazırlık yaptık.

Bu arada şunu da söyleyeyim; herkes belki çok destek alamıyor ama benim babam marangoz, eski ustalardan. Ona gittim, anlattım; aramızda güzel bir güven ilişkisi vardı. Neler olacağını, hangi sınav olduğunu, yetenek sınavı olduğunu, üniversite sınavına girmek gerektiğini ama şu kadar puanın yeterli olacağını anlattım. O da dedi ki: “İyi araştırdın mı? Gerçekten istiyor musun?” “Evet” dedim. “O zaman ben de sana tam destek olacağım” dedi.

Ben aile konusunda çok kısmetliydim. İlk sene konservatuvar yetenek sınavını kazandım ve çok mutlu oldum. Çünkü benim dönemimde çok az konservatuvar vardı; İstanbul, Mimar Sinan, Hacettepe vesaire gibi. O yüzden benim dönemimde kazanmak çok daha zordu. Kazandığım için çok mutlu oldum. Ondan sonra Engin Hepileri de kazandı, o da benim sıra arkadaşım oldu.

Biz orta sondan itibaren lise boyunca tiyatro kulübünde defalarca oynamaya devam ettik. Sonrasında Devlet Tiyatrosu’ndan Orhan Kurtuldu hocamız vardı. Lise 1 döneminde tiyatro kulübündeyken bizi Devlet Tiyatrosu’na figüran olarak aldı. Böyle birkaç diyaloglu, küçük oyunculuklar yaptık. Yani orta son ile lise son arası, konservatuvara karar verme aşamam benim adıma en önemli süreçti.

Oyunculuk hayatınızda sizi değiştiren, bugün olduğunuz kişiye katkı sağlayan bir dönüm noktası var mı?

Bunlardan birincisi, çok erken yaşta Devlet Tiyatrolarında figüranlık ve yardımcı oyunculuk yapmamdı lise döneminde. Yani 16 yaşındayken orada tecrübe kazanıyordum ve benim adıma çok önemli bir yaşanmış tecrübe oldu.

Bundan sonraki süreçte ise konservatuvar en önemli dönüm noktası oldu. Çünkü çok değerli hocalardan çok şey öğrendik. Yıldız Kenter, Haldun Dormen vardı okulumuzda. Her okulda bir tane duayen olur, bizde iki tane vardı.

İkinci kırılma noktası tabii konservatuvardı ama herhâlde en büyük kırılma noktası, gelmiş geçmiş en büyük hocam diyorum ona, Haldun Dormen’in beni asistan olarak yanına alması ve yıllarca birlikte çalışıyor olmamızdı. Ondan sonraki süreçte gerçekten o güne kadar öğrendiğim her şeyden çok daha fazlasını öğrendim.

Sonraki süreçte kendi tiyatromu kurdum, Tiyatro Kılçık’ı kurdum ama maddi manevi her alanda ve her zaman hem bir abi olarak hem bir dost olarak hem de bir hoca olarak Haldun Hoca benim yanımdaydı. Herhâlde benim hayatımdaki en büyük kırılma noktalarından bir tanesi de Haldun Hoca’dır.

Sonraki dönemde de kendi tiyatrom dışında başka tiyatrolarda oynamak istiyordum ve bununla ilgili adım atmak istiyordum. Sonra bir ara kısmet oldu ve Yasemin Yalçın hocalarla tanıştım. Son 6 yıl boyunca onlarla oynadım. O da benim hayatımdaki çok önemli bir kırılma noktasıdır.

Şu anda sahnede yer aldığınız tiyatro oyunlarını düşündüğünüzde bu projelerin sizin için nasıl bir yeri var ve her birinin size kattığı farklı deneyimler neler?

Geçen sezon Yasemin Yalçın Tiyatrosu’nda güncel olarak Kadınlık Bizde Kalsın oyununu oynuyorduk. Kadınlık Bizde Kalsın oyununda tabii hocalarla birlikte olduğum için artık biz bir aile gibiyiz. Onlarla birlikte olduğum için çok mutluydum. O kadar büyük ustalarla aynı sahneyi paylaştığım için çok mutluydum.

Çünkü bende hoca kültürü çok vardır, hocalarıma eğitim konusunda çok özel saygı duyuyorum. Hakikaten çok ayrı hedefleri olan bir öğrenciyim. O yüzden onların yanında öğrenmeye devam ediyorsunuz her zaman ve bu kadar değerli ustalarla sahne paylaşmak çok güzeldi.

Ama oyunun bir değeri daha vardı: Kadın hakları ile ilgili sözleri vardı. Yılmaz Erdoğan’ın 30 yıl önce yazdığı bir oyun aslında. Bazı yeni skeçler ekledi. Günümüzde kadın haklarından tutun, kadına gösterilen muamele, şiddet, toplumdaki yeri ve değeri gibi aslında hepimizin tasvip etmediği konuları orada biraz kara mizah yoluyla anlatıyorduk ve bayağı kadınları savunuyorduk. Bundan dolayı da çok mutlu oldum çünkü bu konuda kadınların çok daha fazla ilgiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Bu sene oynadığımız oyun, yine geçen sene başlamıştık, Terapist diye bir oyun var. Terapist oyunu iki kişilik bir oyun. Bir karı koca boşanmak üzereyken çok inanmasalar da bir terapiste gidiyorlar ve terapist yapay zekâ çıkıyor.

İlk başta çok eğlenceli gibi başlıyor ama sonra terapistin yönlendirmeleriyle bayağı iç hesaplaşmalar yaşıyorlar ve ilişkilerini, hayatlarını sorguluyorlar. Yani dramla komedinin iç içe geçtiği bir oyun aslında ve finalde de tekrardan bu hayata devam etme kararı alıyorlar.

Terapist oyununun benim için özelliği, uzun yıllardır kendi tiyatrom olan Tiyatro Kılçık’ta (yani Yasemin Yalçın Tiyatrosu’nu da benim tiyatrom gibi hissediyorum ama Tiyatro Kılçık bizim çok eski olan tiyatromuz) baştan sona tek başıma yazdığım, yönetmenliğini yaptığım ve aynı zamanda oynadığım bir oyunla devam ediyor olmam. Bu benim için çok gurur verici ve güzel.

Biraz da böyle hem güncel olsun istedik hem değişik olsun istedik. Böyle tek perde, 70-75 dakika süren bir oyun ve seyirciden çok geçer not aldık, çok güzel şeyler duyduk. Bu da bizi çok mutlu etti. Terapist’in anlamı da benim için bu.

Bir de Çok Doluyum diye bir gösterim var. Çok Doluyum stand-up formatında bir gösteri ama oyunculuk mesleğini, oyunculuk mesleğinin detaylarını anlatıyorum ve bunu anlatırken hocaları anıyorum. Ferhan Şensoyları, Haldun Dormenleri, Yıldız Kenterleri, Müşfik Kenterleri, birçok ustayı anıyorum.

O yüzden de onları anmak ve onların hikâyelerini anlatmak, onların karşısında böyle bir saygı duruşunda bulunmak benim çok hoşuma gidiyor. Oyunculuk mesleğinin bilinmeyen tarafını anlatmaya çalışıyorum. Ne kadar saygın ne kadar zor ne kadar güzel bir meslek olduğunu anlatıyorum. O da 112 gösteri oldu. Üçünün de benim için ayrı ayrı yerleri var.

Oyuncu olmak isteyen gençler ilk olarak nereden başlamalı? Konservatuvar eğitimi almak ne kadar önemli?

Ben konservatuvar konusunda böyle çok gelenekselci yaklaşan bir hoca değilim. Yani yüzde 100 şart diyemem ama çok büyük avantajı var. Konservatuvar mezunu olduğunuz zaman, iyi hocalardan da eğitim aldıysanız direkt piyasanın içinde oluyorsunuz, çok tecrübeli oluyorsunuz, çok erken yaşta mesleğe atılmış oluyorsunuz.

Ve zaten konservatuvara girerek o ilişkinin içerisine girmiş oluyorsunuz. Yani herhangi bir ajansa, herhangi bir yapımcı görüşmesine, yönetmen görüşmesine gittiğinizde artık size insanlar “Bu nasıl olsa oyuncu olacak” gözüyle ciddi bakmaya başlıyorlar. Sıradan “Ben oyuncu olmak istiyorum” diyen biri gibi değil de artık sizi önemsiyorlar. O yüzden ben eğitim konusuna çok önem veriyorum.

Oyuncu olmak isteyenler mutlaka ya bir ustanın yanında alaylı olarak ya da mümkünse, yaşı uygunsa konservatuvar eğitimi almalı. Hatta şöyle bir skalam var; diyorum ki özellikle 18-25 yaş arası direkt konservatuvar olmalı. 25-30 yaş yine de konservatuvar olabilir. 30 yaş ve üstü belki iyi bir tiyatronun atölyesinden eğitim alıp devam edebilir. Çok ciddi bir hobi ya da yarım meslek gibi düşünebilir.

Ama yaş sınırı bu meslekte yok. Bazen çok sonra oyunculuğa başlamış kişilerin de çok nadir de olsa, başarılı olduklarını biliyoruz. Hatta bir öğrencim var; 50 yaşın üzerindeyken konservatuvar kazandı, çok başarılıydı ve hâlâ okumaya devam ediyor. O yüzden eğitimin de sınırı yok ama ben öyle ya da böyle eğitimi ve konservatuvarı çok önemsiyorum.

Oyuncu olmak isteyen gençlerin mesleğe dair en çok yanıldığı konu nedir?

Hemen söyleyeyim. Oyunculuk çok saygın ve çok zor bir meslek. Ama oyunculuk mesleğine birazcık böyle popüler olmak, ünlü olmak, meşhur olmak için çok özeniyorlar. Onlar da istiyor, hemen benim de takipçi sayım şu kadar olsun, ben de hemen ünlü olayım, dizilerde oynayayım.

“Ajanslar beni keşfetsin, ben çok yetenekliyim” diye düşünüyorlar. Ama hayat öyle değil. Pratik hayatta çok fazla sorun var ve bu çok ciddi bir meslek.

Yani dizilerde çok oynamayan, tiyatrolarda devam eden çok değerli oyuncular da var. İnanılmaz, Türkiye’de çok kıymetli oyuncular da var. Aynı şekilde dizilerde de oynayan çok değerli oyuncular var.

Ön yargısız bir şekilde söylüyorum ama oyunculuk mesleğini sadece özenerek yapmaya çalışmaları bence en büyük hata oluyor. Gerçekten bu mesleğe uygun olup olmadıklarını, gerçekten yetenekli olup olmadıklarını eğitmenler eşliğinde tecrübe etmeliler. Seyircilerden aldıkları yorumları önemsemeliler ve bu işin okulunu denemeliler. Öyle bu işi yapmaya çalışmalılar.

Tiyatro oyunculuğu ve televizyon oyunculuğu arasındaki temel fark nedir?

Çok fark var. Birincisi, tiyatro canlı bir sanat. Her akşam, aynı metin de olsa farklı bir oyun oynuyorsun. Çünkü farklı bir seyirci var; farklı insanlar gelecek, farklı bir şeyler olacak.

Diğer taraf ise aslında biraz farklı; çünkü televizyonda yapılan çekimlerde tekrar çekimler olabiliyor. Montajda onu düzeltiyorlar ya da hata olunca tekrar çekebiliyorlar. Ama tiyatroda o an canlı oynuyorsun. Ne oynuyorsan oynuyorsun; en doğal duygusuyla oynanan bir şey.

Bu yüzden de ustalar, “Tiyatro er meydanıdır, bu işin nasıl yapıldığı yer tiyatro meydanıdır” derler. O yüzden tiyatroyu bu işin temeli olarak görüyorum.

Kamera önüyle ilgili de teknik farklar var. Tiyatroda mesela çok fazla kişiye oyun oynuyorsun; en az 50-60 kişiye, 100 kişiye, belki 200 kişiye. Ama dizide, sinemada her yerde mikrofonlar, her yerde kameralar var; istedikleri gibi seni çekebiliyorlar.

O kadar büyük jestler, mimikler veya o kadar büyük el-kol hareketleri kullanmıyorsun, kadrajdan çıkıyorsun çünkü. Dizilerde, sinemalarda biraz daha yönetmenin gözünden oynuyorsun ama tiyatroda canlı canlı sahnede seyirci karşısında oynamak durumunda kalıyorsun.

Toplumda televizyon oyunculuğunun daha fazla şöhret getirdiği, tiyatronun ise daha fazla emek gerektirdiği yönünde bir algı var. Bu düşünceyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok yanlış değil ama tiyatrodan meşhur olan da var ya da tiyatrodan meşhur olup dizide oynayan da var ya da televizyonda çok iyi iş yapıp tiyatroda bir şeyler yapmaya çalışanlar var.

Yani ben ikisini çok ayırmıyorum, mesleğin iki temel parçası. Sadece evet, tiyatro daha emek işi, daha zor bir alan ve dizilerde biraz tanınınca ekran avantajıyla işlerinizi belki maddi manevi biraz daha kolay yapabiliyorsunuz.

Mesela bir anda orada tabii bütçeler farklı oluyor, çekim koşulları farklı oluyor, yani birçok şey farklı oluyor. Ama tiyatro hakikaten daha emek işi, daha başka bir yerden kıymetli. Kısmen katılıyorum ama çok da birbirinden ayırmıyorum.

Türkiye’de tiyatroya yönelik toplumsal bakışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeterince yüksek seviyelerde olmadığını düşünüyorum. Bizim daha çok sanata, bizim daha çok tiyatroya, bizim daha çok kültüre önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Daha çok sahiplenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü mesela en ufak bir şey olsa hemen bizim sektör etkileniyor. Yağmur yağıyor, biz etkileniyoruz. Kar yağıyor, biz etkileniyoruz. Bir olay meydana geliyor Türkiye’de, biz etkileniyoruz. Başka bir şey oluyor, hemen etkinlikler iptal edilmek zorunda kalıyor.

Yani hakikaten çok böyle zor bir süreç. Her şeye rağmen kuyruğu dik tutmak, inadına iş yapmak, inadına sanat yapmaya çalışmak kolay bir alan değil. O yüzden de bunun çok daha böyle emek verilmesi gereken, sahip çıkılması gereken bir alan olduğunu düşünüyorum.

Bununla ilgili destekler yok mu? Var. Öyle ya da böyle devlet yardımları var, öyle ya da böyle bazen belediyeler imkân sunuyor ama ben bunun çok daha fazla olmasından yanayım.

Özellikle tanıtım, reklam ve prodüksiyon kısmında bence bütün kurumlar, hatta özel kurumlar da dâhil olmak üzere tiyatroya daha çok sponsor olmalılar, daha çok destek vermeliler.

Sizce tiyatro toplumdaki ön yargıları kırabilir mi? Bir oyunun insanların düşüncelerini ve hayata bakış açısını değiştirdiğine inanıyor musunuz?

İnanıyorum çünkü Shakespeare’in de Macbeth oyununda söylediği gibi: “Dünya bir sahne.” Ve tiyatro, iyinin iyiliklerini göstermek, kötünün kötülüklerini göstermek gibi… Ya da yine Shakespeare’in Hamlet oyunundan: “Dünya bir sahne, hepimiz birer oyuncuyuz, sadece sıramızı bekliyoruz.”

Yani aslında bu alıntılarda anlatılmaya çalışılan şey şu: Hayatın da gerçeği tiyatro ve sahnede kendimizi görüyoruz. Kendini gördüğün zaman ya oturup hayatını sorguluyorsun ya bir şey öğreniyorsun ya bir kararla çıkıyorsun ya etkileniyorsun ya da başka bir şey yaşıyorsun.

Ama günün sonunda tiyatro canlı bir sanat olduğu için, sana dokunduğu için çok daha güçlü bir iletişim olduğunu, çok daha etkili bir kültür olduğunu düşünüyorum.

Oyuncu olmak isteyen gençlere söylemek isteyeceğiniz şeyler var mı?

İki tane şey söyleyeceğim. Birincisi; oyuncu olmak istiyorsanız hayatınız boyunca oyunculuk yapabilirsiniz. Tiyatro kulüplerinde, özel tiyatro atölyelerinde çok ciddi bir hobi olarak devam ettirebilirsiniz, kendi grubunuzu kurabilirsiniz, yarı profesyonel bir grupta tecrübeli bir kadroyla devam edebilirsiniz.

Yani tiyatrocu olmanız ya da birebir meslek anlamında bundan para kazanmanız gerekmiyor oyunculuk yapmak için. Yani bu algıyı önce bir oturtmak lazım.

Benim mesela bir sürü arkadaşım var; kurumsal bir yerde de çalışıyor, bir bölge müdürü ya da uçuş amiri ya da başka bir meslekten ama kendileri grup kuruyorlar ve çok becerikli işler yapıyorlar. O yüzden meslek olarak düşünmek zorunda değiliz oyunculuk yapmak için.

İkincisi; meslek olarak düşünenlere kendilerini her alanda çok geliştirmelerini tavsiye ediyorum ve şunu sorsunlar: Gerçekten bu kadar çok istiyorlar mı, gerçekten bu kadar çok seviyorlar mı ve gerçekten bu işin eğitmenleri, seyirciler, yakın çevre onu bu konuda doğru yönlendiriyor mu?

Bu soruların cevabı eğer olumluysa o zaman konservatuvarı kaçırmasınlar ve ustaların peşini bırakmasınlar.

Canlandırmak istediğiniz fakat henüz fırsat olmamış bir karakter var mı?

Birçok karakter vardı. Bir ara oyunculukla ilgili iki tane farklı şey söyleyeceğim: Atatürk’ü oynamayı çok istemiştim. Ben de Bulgar göçmeniyim. Fizik yapısı olarak açık tenli, renkli göz, saçlar, alın açık… Fizik anlamında uygun olduğumu, kast olarak da uygun olduğumu düşündüm ama öyle bir proje kısmet olmadı.

Onun dışında da ben böyle çok aykırı rolleri çok seviyorum. Ben onlara “ruh hastası” diyorum; çok büyük duygu geçişleri olan, çok majör duygular yaşayan, anlık kıvrak duygular yaşayan rolleri daha çok seviyorum.

Bazen bu karakter çok kötü bir karakter de olabilir, bazen çok değişik bir karakter olabilir, sürprizli bir karakter olabilir. Böyle biraz uç, biraz aykırı, biraz değişik, belki kötü, belki çarpıcı, belki etkileyici bir karakteri oynamayı çok isterim.