Haber: Ilgaz ALTAY

ABD ve İsrail'in 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı saldırılar, yıllardır örtülü şekilde süren gerilim, açık savaşa dönüştü. Türk basını ve diplomatik kaynaklara yansıyan gelişmeler, çatışmanın askeri boyutunun ötesinde küresel ekonomi ve jeopolitik dengeleri dengelerin değiştiğini gösteriyor.

Gölge savaştan açık çatışmaya

Orta Doğu’daki güç mücadelesi yıllarca sıcak bir savaştan ziyade istihbarat oyunları, siber saldırılar ve ufak çaplı askeri hamlelerle yürütüldü. Herkesin "gölge savaş" dediği bu düzende taraflar açıkça karşı karşıya gelmekten hep uzak durdu. 2026’nın Şubat ayında yaşananlar bu dengeyi altüst etti.

ABD ve İsrail’in İran’a düzenlediği ortak saldırılar, işin artık dolaylı bir çekişmeden çıkıp açık bir hesaplaşmaya döndüğünü gösterdi. Bu sadece askeri bir kopuş değil; bölgedeki güç dengelerinin baştan yazıldığı yepyeni bir dönüm noktasıydı. Savaşın patlak vermesiyle hava sahaları bir anda savaş alanına döndü, enerji yolları tehlikeye girdi ve küresel piyasalar ciddi şekilde sarsıldı. Tüm bu yaşananlar, Orta Doğu'nun sadece kendi içinde bir kriz bölgesi olmadığını, aslında küresel sistemin en hassas bölgelerinden biri olduğunu göstermiş oldu.

Protestolardan müdahaleye

Savaşın ani bir kararla başlamadığı, aksine aylar hatta yıllar öncesine kadar uzanan bir sürecin sonucu olduğu görülüyor. 28 Aralık 2025’te İran’ın başkenti Tahran’da başlayan protestolar, ilk olarak ekonomik sebeplerden dolayı ortaya çıktı. Yüksek enflasyon, işsizlik ve artan yaşam maliyetleri nedeniyle sokağa çıkan insanlar, kısa sürede ülkenin farklı şehirlerine yayıldı.

Bu gelişmeler uluslararası aktörler tarafından yakından takip edildi. Türk basınına yansıyan değerlendirmelere göre ABD ve İsrail, bu süreci yalnızca bir iç kriz olarak değil, aynı zamanda İran rejimini zayıflatabilecek bir fırsat olarak değerlendirdi. Ancak protestoların beklenen ölçekte bir siyasi dönüşüm yaratmaması, dış müdahale seçeneğini daha görünür hale getirdi.

Bu süreçte ABD yönetimi ve İsrail, İran’ın nükleer gücünü gerekçe göstererek uluslararası kamuoyunu etkilemeye çalıştı. İran’ın nükleer silah üretimine çok yakın olduğu yönündeki iddialar, “önleyici saldırı yaklaşımının” meşrulaştırılması için kullanıldı. Buna karşı bazı istihbarat raporlarında doğrudan bir saldırı tehdidine dair somut bilgilerin yer almaması, alınan kararın askeri olduğu kadar siyasi bir neden olduğunu da gösterdi.

 

Savaşın başlangıcı ve Hamaney suikastı

28 Şubat 2026’da başlayan saldırılar, modern Orta Doğu tarihinin en kritik askeri operasyonlarından biri olarak kayıtlara geçti. ABD donanmasının Basra Körfezi’nden fırlattığı seyir füzeleri İran’ın nükleer tesislerini hedef alırken, İsrail hava kuvvetleri de operasyonun hava ayağını yürüttü. İsfahan ve Arak gibi stratejik yerler yoğun bombardımana maruz kaldı.

Ancak bu saldırıları sıradan bir askeri operasyonun ötesine taşıyan gelişme, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in hedef alınması oldu. Tahran’daki ofisine düzenlenen saldırıda Hamaney’in hayatını kaybetmesi, savaşın seyrini tamamen değiştirdi. Bu hamle, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik bir hedefi olan “liderlik etkisizleştirme” stratejisinin örneği olarak değerlendirildi. Hamaney’in öldürülmesi İran’da büyük bir şok etkisi yarattı. İlk aşamada devlet yapısının çökeceği yönünde beklentiler oluştu, ancak süreç bu şekilde ilerlemedi. İran yönetimi kısa sürede toparlandı, ulusal yas ilan edildi ve askerler kontrolü sürdürdü. Bu durum, İran devlet yapısının dış müdahalelere karşı beklenenden daha dirençli olduğunu gösterdi.

Bölgesel savaşa doğru

Savaşın ilk günlerinden itibaren karşılıklı saldırılar hızla arttı ve çatışma geniş bir coğrafyaya yayıldı. İran, Katar’daki ABD üslerine balistik füze saldırılarıyla doğrudan karşılık verdi. Bu durum, savaşın yalnızca İran topraklarıyla sınırlı kalmayacağını açık bir şekilde gösterdi. Sonraki günlerde İsrail ve ABD, İran’ın iç bölgelerindeki askeri hedeflere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. İran ise füze ve insansız hava araçlarını kullanarak karşılık verdi. Bu süreçte Körfez ülkeleri, ABD üslerinin bulunduğu yerler ve İsrail'in şehirleri hedef alındı. Çatışmanın şiddeti, askeri kazaları ve kayıpları da beraberinde getirdi. ABD’ye ait savaş uçaklarının düşmesi, bazı durumlarda dost ateşi kaynaklı kayıpların yaşanması ve İran hava savunmasının etkili olması, savaşın beklenenden daha karmaşık bir hale geldiğini göstermiş oldu. Nisan ayı başında İran’ın ABD’ye ait savaş uçaklarını düşürmesi, savaşın psikolojik tarafında da kritik bir noktaya değinmiş olduğunu gösterdi.

Sivil yıkım ve insani tablo

Çatışmaların en ağır sonuçlarını siviller yaşadı. Yoğun hava saldırıları nedeniyle şehirler büyük ölçüde zarar gördü, binlerce sivil hayatını kaybetti. Konut alanlarının, sağlık tesislerinin ve eğitim kurumlarının hedef alınması, savaşın insani boyutunu daha da sorgulanmasına yol açtı.

İran’dan yapılan açıklamalara göre on binlerce konut ya tamamen yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Sağlık altyapısının zarar görmesi yaralıların tedavisini zorlaştırırken, su ve enerji altyapısındaki hasar günlük yaşamı ciddi şekilde aksattı. Bu tablo, savaşın sadece askeri değil, aynı zamanda toplumsal bir yıkıma yol açtı.

İran'ın misillemesi ve bölgesel yayılım

İran, saldırılara yalnızca kendi sınırları içinde karşılık vermekle yetinmedi. ABD’nin bölgedeki askeri varlığına ev sahipliği yapan ülkeler de doğrudan hedef haline geldi. Körfez bölgesindeki birçok ülkeye yönelik füze ve İHA saldırıları, çatışmanın hızla bölgesel bir savaşa dönüştüğünü ortaya koydu.

İran’ın izlediği strateji, askeri hamlelerin ötesinde jeopolitik bir mesaj da taşıyordu. Tahran yönetimi, kendi güvenliğinin tehdit edildiği bir durumda, bu tehdidin oluşmasına zemin hazırlayan tüm aktörlerin bedel ödeyeceğini açıkça gösterdi. Bu yaklaşım, çatışmanın sınırlarını genişleterek Orta Doğu’yu adeta bir “ateş çemberi”ne çevirdi.

Hürmüz boğazı ve küresel kriz

Savaşın en kritik aşamalarından biri Hürmüz Boğazı’nda yaşandı. İran’ın bu stratejik geçiş noktasını kontrol altına alması, küresel enerji piyasalarında ciddi bir şok etkisi yarattı. Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bu dar geçidin risk altına girmesi, petrol fiyatlarının hızla yükselmesine yol açtı.

Enerji fiyatlarındaki artış, küresel ekonomiyi doğrudan etkiledi. Avrupa’da doğal gaz fiyatları yükselirken, alternatif enerji kaynaklarına olan talep arttı. Bu durum, savaşın etkilerinin yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte hissedildiğini açıkça gösterdi.

  ABD'nin kayıpları ve askeri dengenin sarsılması

ABD açısından savaşın maliyeti beklenenden daha ağır oldu. Hem personel kayıpları hem de stratejik hava araçlarının kaybı, operasyonların riskini artırdı. Özellikle uzun yıllardır görülmeyen biçimde savaş uçaklarının düşürülmesi, ABD’nin askeri üstünlüğüne dair algıyı zedeledi.

Bu gelişmeler, savaşın kısa sürede sonuçlanmayacağını ve taraflar için uzun sürecek bir yıpranma sürecine dönüşeceğini gösterdi. Aynı zamanda İran’ın askeri kapasitesinin yalnızca savunmaya dayalı olmadığını, aktif ve etkili bir karşılık verebilecek düzeyde olduğunu ortaya koydu.

Rejim değişikliği tartışmaları ve iç dinamikler

Hamaney’in öldürülmesi, savaşın başında İran rejiminin çökeceğine dair güçlü bir beklenti yarattı. Ancak süreç bu beklentilerin aksine ilerledi. İran’daki siyasi ve askeri kurumlar varlıklarını korudu, yeni liderlik yapısı ise kısa sürede şekillendi.

Savaşın ilerleyen günlerinde dış tehdit algısı, toplum içinde daha güçlü bir birlik duygusu oluşturdu. Bu durum, rejimin zayıflaması yerine daha merkezi ve sert bir yapıya yönelmesine yol açtı. Böylece “rejim değişikliği” hedefi, sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen bir beklenti olarak kaldı. Türkiye'nin diplomatik hamleleri ve ateşkes süreci

Çatışmanın kontrolden çıkma riski artınca diplomasi yeniden ön plana çıktı. Bu noktada Türkiye devreye girerek taraflar arasında arabuluculuk yapmaya çalıştı. Yürütülen yoğun temaslar sayesinde en azından iletişim kanallarının tamamen kopmasının önüne geçildi.

Nisan ayının başına gelindiğinde ise hem uluslararası baskının artması hem de bölgedeki girişimlerin etkisiyle geçici bir ateşkes sağlandı. Pakistan’ın başkenti İslamabad’da başlayan görüşmeler, savaşın sona erdirilmesi açısından önemli bir fırsat olarak değerlendirildi. Ancak sahadaki tansiyonun tam anlamıyla düşmemesi, sürecin ne kadar hassas ve kırılgan olduğunu açıkça gösteriyor.

Belirsizlik ve kırılgan gelecek

2026 ABD-İran Savaşı, modern jeopolitiğin en önemli kırılma anlarından biri olarak tarihe geçti. Bu savaş, askeri gücün tek başına belirleyici olmadığını, bölgesel aktörlerin küresel dengeleri etkileyebilecek bir kapasiteye ulaştığını açıkça ortaya koydu.

Bugün gelinen noktada ateşkes süreci devam etse de kalıcı bir barışın sağlanıp sağlanamayacağı belirsizliğini koruyor. Bölgedeki çok katmanlı çatışma dinamikleri ve taraflar arasındaki derin güvensizlik, sürecin her an yeniden tırmanabileceğine işaret ediyor. Bu nedenle diplomatik girişimlerin sürdürülmesi, yalnızca Orta Doğu için değil, küresel istikrar açısından da hayati önem taşıyor.

ABD-İran çatışmasının bölgesel sonuçları ağırlaşıyor  İran, İsrail ve ABD arasında tırmanan gerilim kısa sürede bölgenin birçok noktasına yayıldı. İlk günlerde yalnızca askeri hedefler ve karşılıklı açıklamalar üzerinden takip edilen süreç, ilerleyen haftalarda çok daha ağır bir tablo ortaya çıkardı. İran'dan Irak'a, Suriye'den Lübnan'a kadar uzanan geniş bir coğrafyada insanlar hayatını kaybetti, yaralandı ya da yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. İnternet kesintileri nedeniyle yaşananların tamamı hâlâ net olarak bilinmese de ortaya çıkan veriler, çatışmaların yalnızca cephe hatlarını değil günlük yaşamı ve bölge ekonomisini de etkilediğini gösteriyor. Abd'nin kayıpları ve askeri dengenin sarsılması

ABD açısından savaşın maliyeti beklenenden daha ağır oldu. Hem personel kayıpları hem de stratejik hava araçlarının kaybı, operasyonların riskini artırdı. Özellikle uzun yıllardır görülmeyen biçimde savaş uçaklarının düşürülmesi, ABD’nin askeri üstünlüğüne dair algıyı zedeledi.

Bu gelişmeler, savaşın kısa sürede sonuçlanmayacağını ve taraflar için uzun sürecek bir yıpranma sürecine dönüşeceğini gösterdi. Aynı zamanda İran’ın askeri kapasitesinin yalnızca savunmaya dayalı olmadığını, aktif ve etkili bir karşılık verebilecek düzeyde olduğunu ortaya koydu.

Rejim değişikliği tartışmaları ve iç dinamikler

Hamaney’in öldürülmesi, savaşın başında İran rejiminin çökeceğine dair güçlü bir beklenti yarattı. Ancak süreç bu beklentilerin aksine ilerledi. İran’daki siyasi ve askeri kurumlar varlıklarını korudu, yeni liderlik yapısı ise kısa sürede şekillendi.

Savaşın ilerleyen günlerinde dış tehdit algısı, toplum içinde daha güçlü bir birlik duygusu oluşturdu. Bu durum, rejimin zayıflaması yerine daha merkezi ve sert bir yapıya yönelmesine yol açtı. Böylece “rejim değişikliği” hedefi, sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen bir beklenti olarak kaldı.

İran'daki gerçek sayıların hâlâ bilinmediği konuşuluyor

İran yönetiminin açıkladığı verilerle insan hakları kuruluşlarının paylaştığı rakamlar arasında ciddi fark var. Ama bütün kaynakların ortaklaştığı bir nokta bulunuyor: İran son yılların en ağır iç krizlerinden birini yaşıyor.

HRANA ve uluslararası haber ajanslarının yayımladığı verilere göre şu ana kadar doğrulanabilen ölüm sayısı yaklaşık 5 bine ulaştı. Yaralı sayısının ise 27 bini geçtiği tahmin ediliyor. Gözaltına alınan kişi sayısı 24 binin üzerinde.

Mesele yalnızca sayıların büyüklüğü değil

Birçok bölgede ne yaşandığını tam olarak görmek mümkün olmadı. İnternet kesintileri nedeniyle bazı şehirlerden günler boyunca görüntü gelmedi. Bazı hastanelerin veri paylaşımı durdu. İnsan hakları örgütleri özellikle İran’ın batısındaki bazı bölgelerde gerçek can kaybının açıklanan rakamlardan daha yüksek olabileceğini düşünüyor.

Reuters’a konuşan bazı İranlı yetkililer, ölenlerin arasında güvenlik görevlilerinin de bulunduğunu söyledi. Özellikle Kürt bölgelerinde çatışmaların daha sert geçtiğine dair bilgiler paylaşıldı. Sokaktan gelen kısa videolarda boşalan caddeler, kapalı kepenkler ve ağır güvenlik önlemleri dikkat çekiyordu. Bazı mahallelerde geceleri siren seslerinin hiç eksik olmadığı anlatılıyor. İnsanlar sadece protestolardan değil, belirsizlikten de korkmaya başlamıştı.

İran'daki gerilim kısa sürede sınırları aşmaya başladı

Olaylar büyüdükçe bunun yalnızca İran’ın iç meselesi olarak kalmayacağı da ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Irak’taki Amerikan üsleri çevresinde hareketlilik arttı. İran destekli grupların açıklamaları, karşılıklı tehditler ve sınır hattındaki askeri yoğunluk bölgedeki tansiyonu yükseltti.Açık kaynak verilerine göre Irak’ta yaklaşık 742 kişi hayatını kaybetti. Yaralı sayısının ise 4 bine yaklaştığı belirtiliyor. Ülkede özellikle askeri üslerin bulunduğu bölgelerde güvenlik önlemleri artırıldı. Bazı şehirlerde kontrol noktalarının sayısı arttı. Sınır bölgelerinde askeri araç hareketliliği dikkat çekmeye başladı. Aslında Irak uzun süredir kırılgan bir dengede ilerliyordu. İran’daki kriz bu dengenin yeniden bozulmasına neden oldu. Bölgedeki birçok uzman, İran’daki olayların sadece protesto olmadığını, yıllardır biriken bölgesel gerilimleri de yeniden görünür hale getirdiğini söylüyor.

Suriye'de eski savaşın izleri yeniden ortaya çıktı

İran’daki gelişmelerin etkisi kısa süre içinde Suriye’de de hissedilmeye başladı. Yıllardır çatışmaların gölgesinde yaşayan ülkede, İran bağlantılı gruplar ile İsrail arasındaki saldırılar yeniden yoğunlaştı. Özellikle sınır bölgelerinde zaman zaman patlama seslerinin duyulduğu, bazı askeri noktaların hedef alındığı bildirildi. Şu ana kadar yayımlanan verilere göre Suriye’de en az 183 kişi hayatını kaybetti. Yaralı sayısının ise 600’ü geçtiği tahmin ediliyor. Ama rakamların ötesinde başka bir gerçek daha vardı. Suriye’de insanlar zaten uzun yıllardır savaşın içinde yaşamaya çalışıyordu. Şimdi bölgedeki yeni gerilim, ülkedeki eski korkuları yeniden hatırlatmaya başladı. Bazı bölgelerde insanlar yeniden temel ihtiyaç stoklamaya başladı. Çünkü birçok kişi olayların daha da büyümesinden endişe ediyor.

Lübnan'da insanlar yeniden göç etmeye başladı

Krizin etkilerinin hissedildiği ülkelerden biri de Lübnan oldu. Özellikle sınır hattında yaşanan saldırılar nedeniyle bazı bölgelerde insanlar evlerini terk etmeye başladı. Yardım kuruluşları, sınıra yakın yaşayan sivillerin daha güvenli bölgelere gitmeye çalıştığını söylüyor. Açık kaynak verilerine göre Lübnan’da yaklaşık 217 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Ülkede zaten yıllardır devam eden ekonomik kriz nedeniyle insanların büyük bölümü temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyordu. Şimdi buna bir de güvenlik korkusu eklenmiş durumda. Bazı mahallelerde marketlerin erken kapandığı, sokakların akşam saatlerinden sonra boşaldığı anlatılıyor. İnsanlar bir yandan günlük hayatlarına devam etmeye çalışıyor, diğer yandan sınırdan gelecek yeni haberleri takip ediyor.

Körfez ülkelerinde asıl korku daha büyük bir savaş ihtimali

Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde açıklanan ölüm sayıları İran’la kıyaslandığında daha düşük görünüyor. Ama bölgede konuşulan asıl mesele sayıların büyüklüğü değil. Asıl korku, yaşanan gerilimin kontrolden çıkması. Özellikle Körfez’de bulunan enerji tesisleri ve Amerikan üsleri nedeniyle bölge ülkeleri alarm seviyesini yükseltti. Hava savunma sistemlerinin birçok kez aktif hale getirildiği belirtiliyor. Kuveyt’te 13, Bahreyn’de 9, Suudi Arabistan’da 11 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde ise saldırılar nedeniyle sınırlı sayıda ölüm ve yaralanma yaşandı. Uzmanlara göre bölgedeki daha büyük bir askeri kriz yalnızca Ortadoğu’yu değil dünya ekonomisini de etkileyebilir. Çünkü enerji yollarının önemli kısmı bu bölgeden geçiyor. Bu yüzden birçok ülke şu an yalnızca çatışmaları değil, olası ekonomik sonuçları da takip ediyor.

ABD ordusu da kayıp vermeye başladı

Gerilim büyüdükçe Amerikan üsleri de doğrudan hedef olmaya başladı. Pentagon verilerine göre şu ana kadar en az 41 Amerikan askeri hayatını kaybetti. 200’den fazla askerin yaralandığı belirtiliyor. Özellikle Irak ve Körfez’de bulunan üslerde güvenlik önlemleri artırıldı. Bazı bölgelere ek askeri sevkiyat yapıldığına dair haberler yayımlandı. ABD kamuoyunda ise İran politikası yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı çevreler Washington’un bölgedeki varlığının gerilimi daha da büyüttüğünü savunurken, bazıları ise geri çekilmenin daha büyük risk yaratacağını düşünüyor. Şu an için net olan tek şey ise bölgede tansiyonun hâlâ düşmemiş olması.

Brent petrol yükseliyor, fiyatlar sessizce yukarı tırmanıyor

Brent petrol son aylarda yeniden yukarı doğru hareket etmeye başladı. Özellikle İran çevresindeki gerilim ve Hürmüz Boğazı’na dair riskler piyasayı biraz daha tedirgin etmiş durumda. Yılın başında 80 dolar civarında olan Brent, kısa sürede 100 dolar bandını geçti. Sonrasında 110 doların üzerine çıktığı dönemler oldu. Zaman zaman 120 dolara yaklaşan hareketler de görüldü. Piyasada herkesin konuştuğu şey aslında aynı: Belirsizlik. Çünkü petrolün önemli bir kısmı hâlâ Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Orada yaşanan her gerilim fiyatlara direkt yansıyor. Brent yükselince akaryakıt fiyatları da çok gecikmeden yukarı gidiyor. Birçok ülkede benzin ve motorin fiyatları yeniden artmış durumda. Özellikle dışa bağımlı ülkelerde bu artış daha hızlı hissediliyor. Asya tarafında bazı ülkelerde yakıt fiyatları birkaç ay içinde %15–20 civarında yükseldi. Avrupa’da artış daha yavaş ama sürekli. Özellikle dizel fiyatları sürücüler için daha görünür hale gelmiş durumda.

Her ülke aynı etkiyi hissetmiyor

İlginç olan nokta şu: Brent aynı, ama sonuç her ülkede aynı değil. Avrupa’da vergiler ve düzenlemeler nedeniyle artış biraz daha kontrollü gidiyor. Asya’da ise ithalat bağımlılığı yüzünden daha hızlı hissediliyor. Yani aynı petrol, farklı ülkelerde farklı bir fatura çıkarıyor.

Asıl belirleyici şey belirsizlik

Piyasayı aslında en çok oynatan şey sadece fiyat değil. Ne olacağı net olmadığında petrol daha hızlı hareket ediyor. Bu da hem şirketleri hem ülkeleri daha temkinli hale getiriyor. Brent grafiği de biraz bunu gösteriyor zaten: sadece bir fiyat değil, aynı zamanda bir gerginlik takibi.

Ortaya çıkan tablo bölgenin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden gösterdi

Şu ana kadar yayımlanan veriler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo oldukça ağır görünüyor. Açık kaynak analizlerine göre yaklaşık 6 bin 245 kişi hayatını kaybetti, 33 binden fazla kişi yaralandı, 25 binden fazla kişi gözaltına alındı ve 600 binden fazla kişi yerinden edildi. Ama bölgede çalışan gazeteciler ve insan hakları örgütleri aynı noktaya dikkat çekiyor: Gerçek sayıların bundan daha yüksek olma ihtimali var. Çünkü bazı bölgelerde hâlâ sağlıklı veri akışı sağlanamıyor. İnternet kesintileri, çatışmalar ve güvenlik engelleri nedeniyle yaşananların tamamı kayıt altına alınabilmiş değil. Yine de bugün ortaya çıkan tablo bile İran’da başlayan protestoların artık yalnızca İran’ın meselesi olmadığını göstermeye yetiyor. Ortadoğu uzun süredir kırılgan bir dengede ilerliyordu. Şimdi o dengenin yeniden sarsıldığı düşünülüyor.

Petrol fiyatları krizle birlikte tekrar yükseldi

İran'da başlayan protestoların ardından bölgedeki gerilim giderek arttı. Özellikle enerji piyasalarının yakından takip ettiği Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler, petrol fiyatlarında da hareketliliğe neden oldu. Yılın ilk aylarında yaklaşık 60 dolar seviyesinde işlem gören Brent petrol, gerilimin tırmandığı dönemde 110 doların üzerine çıktı. Sonraki haftalarda kısmi gerilemeler yaşansa da fiyatlar kriz öncesindeki seviyelere dönmedi. Veriler, petrol piyasasının yalnızca arz ve talep dengesiyle değil, bölgedeki siyasi ve askeri gelişmelerle de doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor.

Türkiye ve komşu ülkeler artışı hisseti

Petrol fiyatlarındaki yükseliş kısa süre içinde akaryakıt fiyatlarına da yansıdı. Enerji ihtiyacının büyük bölümünü ithalat yoluyla karşılayan Türkiye'de benzin ve motorin fiyatları yeniden yükseliş eğilimine girdi. Benzer bir durum Ürdün ve Lübnan gibi enerji ithalatına bağımlı ülkelerde de görüldü.

Irak petrol üreticisi bir ülke olmasına rağmen bölgedeki güvenlik risklerinden etkilendi. Özellikle enerji altyapısına yönelik endişeler ve ihracat hatlarına ilişkin belirsizlikler piyasaları tedirgin etti. Lübnan'da ise zaten kırılgan olan ekonomik yapı nedeniyle yükselen enerji maliyetleri günlük yaşam üzerindeki baskıyı artırdı.

Krizin ekonomik yüzü

İran'da başlayan protestoların ardından ortaya çıkan tablo yalnızca can kayıplarıyla sınırlı kalmadı. Ölümler, yaralanmalar, yerinden edilmeler ve internet kesintilerinin ardından ekonomik etkiler de daha görünür hale geldi. Brent petrol fiyatlarında yaşanan yükseliş, bölgedeki gerilimin enerji piyasalarına nasıl yansıdığını ortaya koyarken, bunun etkileri Türkiye'den Körfez ülkelerine kadar geniş bir coğrafyada hissedildi. Bugün gelinen noktada petrol grafiği yalnızca enerji piyasalarını değil, bölgede yaşanan krizin ekonomik boyutunu da gösteren göstergelerden biri olarak öne çıkıyor.

Yükselen petrol raflara da yansıdı

Savaşın etkileri yalnızca çatışma bölgelerinde hissedilmedi. İran, İsrail ve ABD arasında büyüyen gerilim boyunca gözler çoğunlukla ölü sayılarında, yaralılarda ve bölgeden gelen görüntülerdeydi. Ancak aynı dönemde sessizce değişen başka bir tablo daha vardı. Market fiyatları. Petrol fiyatlarındaki yükseliş ilk olarak akaryakıt istasyonlarında hissedildi. Ardından taşımacılık maliyetleri arttı. Kamyonların, kargo araçlarının ve üretim tesislerinin maliyetleri yükseldikçe bunun etkisi market raflarına kadar ulaştı. Son bir yıllık veriler, temel gıda ürünlerinde dikkat çekici artışlar yaşandığını gösteriyor. En belirgin yükseliş ekmekte görüldü. 2025 yılında ortalama 12 TL olan bir kilogram ekmek, 2026 yılında 16 TL seviyesine çıktı. Benzer bir tablo süt, yumurta ve ayçiçek yağında da yaşandı. Bir litre sütün ortalama fiyatı 25 TL'den 32 TL'ye yükselirken, 30'lu yumurta kolisinin fiyatı 85 TL'den 110 TL'ye çıktı. Ayçiçek yağında ise bir yıl içinde yaklaşık yüzde 30'luk artış yaşandı. Tavuk eti fiyatları da yükselişten etkilenen ürünler arasında yer aldı. Geçen yıl ortalama 85 TL olan kilogram fiyatı bu yıl 105 TL seviyelerine ulaştı. Elbette bu artışların tek nedeni savaş ya da petrol fiyatları değil. Enflasyon, döviz kuru ve üretim maliyetleri de fiyatları etkiliyor. Ancak enerji maliyetlerinde yaşanan yükselişin, günlük hayatta karşılaşılan birçok ürünün fiyatına doğrudan ya da dolaylı olarak yansıdığı görülüyor. Bugün markete giren bir tüketici için savaş kilometrelerce uzakta yaşanıyor olabilir. Ancak o savaşın ekonomik etkileri, alışveriş fişlerinde çok daha yakından hissediliyor.

Küresel gıda fiyatları da yükseliş eğiliminde 

Yaşanan değişim yalnızca Türkiye ile sınırlı değil. Dünyanın farklı bölgelerinde yayımlanan veriler de benzer bir eğilime işaret ediyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün (FAO) yayımladığı Gıda Fiyat Endeksi son dönemde yeniden yükselişe geçti. 2025 yılının başında 118 puan seviyesinde bulunan endeks, yıl boyunca kademeli olarak arttı. Haziran ayında 124 puana ulaşan endeks, yıl sonunda 131 puana yükseldi. 2026 yılının Mart ayında ise 138 puan seviyesine çıktı. Bu rakamlar tek başına çok şey ifade etmeyebilir. Ancak uzmanlar, endeksin yükselmesini dünya genelinde gıda maliyetlerinin arttığının önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriyor. Çünkü tarım ürünleri yalnızca tarlalarda üretilmiyor. Gübre kullanılıyor, makineler çalışıyor, ürünler depolanıyor ve binlerce kilometre taşınıyor. Enerji maliyetlerinde yaşanan her değişim, bu zincirin birçok halkasını etkiliyor. Ortadoğu'da yaşanan gerilim de tam olarak bu nedenle küresel piyasalar tarafından yakından takip ediliyor.