Haber: Nur MEYDANCI - Zeliha DEMİR

İzleyiciyle buluşmasının ardından büyük tartışmalara yol açan Adile Naşit filmi, usta sanatçının yaşamının ve sanatçı kimliğinin nasıl temsil edildiğine ilişkin eleştirileri de beraberinde getirdi. Adile Naşit’in yaşamını yaklaşık dört yıllık araştırmayla kaleme alan yazar Sibel Öz, filmin Naşit’in oyunculuk ve tiyatro kimliğini geri plana ittiğini, sanatçıyı “Hafize Anne” imajına sıkıştırdığını ve hikâyesini yeterince yansıtamadığını söyledi.

Yaklaşık dört yıllık bir araştırmanın ardından Adile Naşit üzerine kapsamlı bir kitap kaleme aldınız. Filmi izlediğinizde aklınıza gelen ilk şey ne oldu? “İşte Adile Naşit bu” diyebildiğiniz anlar oldu mu?

Ne yazık ki diyemedim. Aksine, içimden geçen cümle hep şuydu; “Adile Naşit, bu değil...” Adile Naşit’in muhtemelen bir daha kurmaca türünde filminin çekilemeyecek olması da çok üzücü oldu.

Kitabınızda Adile Naşit’i Yeşilçam yıldız sisteminin dışında konumlanan bir “anti-yıldız” olarak tanımlıyorsunuz. Sizce film, bu özgün kimliği yansıtmayı başarabildi mi, yoksa onu daha çok klasik biyografi filmi kalıpları içinde mi ele aldı?

“Bir Anti-Yıldız Adile Naşit”, ilk defa 2020 yılında İletişim Yayınevi aracılığıyla okurla buluştu, 2025 yılı sonunda ise Everest Yayınevi tarafından genişletilmiş ve güncel baskısıyla yeniden yayımlandı. Kitapta, sanatçının hayatını dönem Türkiye’sinin siyasi, ekonomik, kültürel bağlamıyla birlikte ele almayı tercih ettim. Yani bağlamından kopuk bir biyografik yaklaşımdan kaçındım. Daha çok bir edebiyatçı, öykücü olarak tanınsam da akademik alanım sinema ve yeni medya. Dolayısıyla Adile Naşit ismi benim için hiçbir zaman magazinel bir biyografi malzemesi olmadı, aksine sinema alanında kim olduğu derinlemesine araştırılması ve gecikmiş de olsa hakkı teslim edilmesi gereken büyük bir değer olarak anlam buldu. Adile Naşit’in yarattığı çekim gücü, filmlerde canlandırdığı karakterlerin halkın hafızasındaki kalıcılığı ve silinmezliği, halkın ve seyircilerin sevgisini kazanma, örnek/rol model olma gibi etkenler açısından bakıldığında onun norm dışı bir “yıldız” olduğunun altını çizdik. Literatürde bunu “anti-yıldız” kavramıyla tanımladık. Popülaritesi, yılların emeği sonucu ortaya çıkmış bir sanatçı. Arzu Film ve Eğilmez ekolü onun halkın gönlünde yıldızlaşmasında rol oynasa da küçük ya da yan rollerde bile sergilediği usta oyunculukla seyircinin beğenisini kendi emeğiyle kazanmış. Başka türlü de yıldızlaşılabileceğini, zirvede ve unutulmaz olunabileceğini, yardımcı rollerin başrolleri gölgede bırakabileceğini, sanatta ısrar etmenin ve ona tutkuyla bağlı olmanın seyircideki müthiş karşılığını ispatlamış. Adile Naşit filmine baktığımızda ise bu özelliklerini göremiyoruz. Ne yazık ki sanatçı kişiliği ve dünyası geri planda kalmış. Oysa Yeşilçam’ın kadın yıldızları güzellikleriyle anılırken, Adile Naşit hep oyunculuğuyla konuşulmuş. Adile Naşit’i yalnızca acılarıyla anlatmak, sanatçı kişiliğini gölgede bırakmış.

Filmde Adile Naşit’in yaşam öyküsü kadar, Hababam Sınıfı ve diğer Yeşilçam filmlerinden sahneler de yeniden canlandırılıyor. Sizce bu tercih, karakteri daha iyi anlamamıza katkı mı sağlıyor, yoksa seyirciyi nostalji duygusuna yönlendiren bir unsur olarak mı kalıyor?

Aslında film, Adile Naşit’in gerçekliğine doğru perspektiften yaklaşabilseydi, sözünü ettiğiniz sahnelerin filme büyük katkısı olabilirdi. Ama film melodram tarzında ilerlediği için bu sahneler de nostaljik tonu destekleyerek seyircinin film ile duygusal bir bağ kurması işleviyle konumlandırılmış. Oysa kitapta, Hababam Sınıfı serisinde pek çok ana oyuncu değişikliği bulunduğu, mesela Münir Özkul’un bile yer almadığı bir bölüm olduğu ama Adile Naşit’siz tek bir bölümün bile çekilmediği belirtilerek bu kült filmler açısından Adile Naşit oyunculuğunun altı çiziliyordu. Yani Adile Naşit, o filmlerde merdivenlerden okul zili çalarak inen sevimli bir figür olmanın ötesinde bir yerlerde.

Sizce Adile Naşit’i toplumun hafızasında unutulmaz kılan en temel özellik neydi? Oyunculuğu mu, kişiliği mi, insanlarla kurduğu bağ mı? Film bu dengeyi kurabildi mi?

Naşit soyadı bir kere toplumun hafızasında canlı. Bu hikâye Direklerarası’nda başlıyor, yani geleneksel halk tiyatrosunun kalbi olan Şehzadebaşı’nda. Naşit ailesi tuluatta, kantoda, düettoda, operette, ortaoyununda gerek oynayan gerek çalan gerek söyleyen olarak var. Baba Naşit Bey, dönemin ünlü komik-i şehirlerinden biri, “Abdülhamit’i bile güldüren adam” olarak anılıyor. Anne Amelya Hanım yine ünlü bir kantocu, onun annesi Küçük Virjin de ünlü bir kantocu, aynı zamanda kendi besteleri var. Dede, dayılar, kardeş... Hepsini sıralayabiliriz. Dolayısıyla aile sahne sanatlarından gelme, yani tiyatro sahnesindeler. Ancak geleneksel tiyatronun perdeleri ağır ağır inerken, modern Batı tiyatrosunun gelişmeye başladığı ve sinemanın ülkeye girdiği dönemde Naşit ailesi de sürece ayak uydurmaya çalışıyor. Çekirdekten sahne sanatçısı olduğu, hayatını tiyatroya adadığı halde Naşit Bey de yeni gelişmeye başlayan sinemaya karşı ilgisiz kalamıyor. Hatta Naşit Bey’in biri kısa olmak üzere toplam yedi filmi var. Çocuklar Selim ve Adile Naşit de aile büyüklerinin izinden giderek ve sahne tozu yutarak büyüyorlar. Ayrıca tiyatro onların da hem ilk göz ağrıları hem de esas tutkuları. Sinema, sonradan onları keşfediyor. Özellikle Ertem Eğilmez ve Arzu Film ekolüyle yolu kesişen Adile Naşit, bu sayede 1970’li yıllarda kitlelerce tanınıp popüler oluyor ve Naşit ailesinin bayrağını devralıyor. Dolayısıyla fotoğrafa bu büyük pencereden bakmak gerekir. Filmin yaklaşımı ise bana sıradan, acılı bir kadının öyküsü olarak geçti. Çocuğunun kaybının Adile Naşit’in hayatını ne derece etkilediği ortada ama bugünlere kalan yanı bu değil; sanatçı kişiliği ve oyunculuğu, bugün onu unutulmaz kılan.

Adile Naşit’in Yeşilçam’ın güzellik ve yıldızlık kalıplarını kıran bir isim olduğunu vurguluyorsunuz. Günümüz biyografi filmlerinin, bu kadar “gösterişsiz” ama çok sevilen bir sanatçıyı anlatmakta zorlandığını düşünüyor musunuz?

Filmi izledim. Ancak ben de seyirci gibi hayal kırıklığına uğradım. Biliyorsunuz film kısa süre vizyonda kalabildi. Olmayan neydi? Aslında bir hikâye yazılamamış. Evet, kitapta da çeşitli bağlamlar içinde anlatılan anekdotlar, kartpostallar gibi kronolojik olarak yan yana dizilmiş ama bu, bir hikâye oluşturmaya yetmemiş, yani bir film karakteri yaratılamamış, belki de bir karakter yaratma cesareti gösterilememiş. Bunun yerine kişinin hayatından çeşitli kesitler sunulmuş. Hikâye yazılamadığı ve kurulamadığı için ortaya akışkan olmayan, ruhu eksik, eğreti bir şey çıkmış. Adile Naşit konulu filmde olası bir başka tuzak ise şuydu; onu Hafize Anne olarak kurgulamak. Adile Naşit’in beyaz perdede başarıyla canlandırdığı bazı karakterlerin seyircinin kafasında yarattığı kalıpları Adile Naşit’miş gibi sunmak. Oysa kitapta bu konuda çok ciddi perspektifler vardı. Adile Naşit, birkaç kuşaktır sanatla uğraşmış, bu da yetmezmiş gibi, bu ülkede geleneksel tiyatrodan modern tiyatroya geçiş kavşağında özel bir misyon üstlenmiş bir ailenin çocuğu. Yani o kadar basit değil. Onu, bu hikâyenin başladığı Direklerarası’yla, o dönem Türkiye’siyle, Yeşilçam gerçeğiyle, tiyatro tutkusuyla, babası Naşit, annesi Amelya, dayıları Niko ve Andre, anneannesi Virjin, dedesi Yorgi, kardeşi Selim Naşit, hatta yeğeni Naşit Özcan’la, yani sahnelerde uzun bir dönem yetenekleriyle boy göstermiş büyük ailesiyle ve özellikle de güçlü bir kadın olarak mücadelesiyle birlikte anlamak durumundayız. Hikâyeyi kuramamak kadar bağlamından koparmak da Adile Naşit’i sıradanlaştırmış. Oysa gerçek bu değil. Bütün Türkiye’nin sevdiği, arkasından yas tuttuğu, unutamadığı, bizi “biz” yapan bir isimden söz ediyoruz. Bir ihtimal, onu kutsallaştırmak da bu hikâye yazamama/kuramama durumuna yol açmış olabilir. Ancak hâl böyleyse, bu işe girişilmemeli, bu sorumluluğun altına girilmemeliydi. Filmin Adile Naşit’in acıları, fedakârlığı, anneliği üzerine kurulması büyük bir sıkıntı. Sonuçta seyircinin hafızasına “Hafize Anne” olarak yerleşmiş bu cinsiyetsiz anne rolü, aslında tiyatro ve sinemada Naşit ailesinin en yetenekli temsilcisi olan Adile Naşit’in önünü kesme işlevi görmüştür. Adile Naşit, Hafize Anne değildir. Hafize Anne rolünü çok iyi oynamış, ancak bu ve benzer rollere hapsedilmiş büyük bir oyuncudur. Bizzat Ertem Eğilmez’in bu konuda özeleştirisi vardır. Adile Naşit, Yeşilçam filmlerinde her türlü zorluğa rağmen aileyi bir arada tutan, çocukları için didinen ancak çoğu zaman erkek egemen toplumun kurallarına göre hareket eden cefakâr anne karakteriyle özdeşleşmiştir. Bu karakter çoğu zaman olayların gidişatına müdahale edebilecek bir birey iradesi ve kendi olma hali taşımaz. Oysa Adile Naşit, bizzat kendi iradesiyle Naşit ailesini babasından sonra sahnede ve beyaz perdede kadın olmanın zorluklarına karşın var edebilmiş, hatta kendisi şahsında bu mücadeleyi çok daha ilerilere taşımıştır. Filmde ne yazık ki böyle bir kadın göremiyoruz.

Bir araştırmacı olarak filmi izlerken sizi en çok şaşırtan ya da “Keşke böyle anlatılmasaydı” dediğiniz bölüm hangisiydi? Bunun nedenini bizimle paylaşabilir misiniz?

Filmde Adile Naşit’in anneliği öne çıkarılıyor; izlemeden önce en korktuğum şey buydu. “Bunu yapmamış olsunlar” diye içimden çok diledim. Çünkü kitapta, “Hepimizin annesiydi” yaklaşımına bir karşı duruş var. Popüler kültür ise ısrarla Hafize Anne ya da “kuzucukların annesi” imajını canlı tutuyor. Aslında Adile Naşit’in, anne ya da “yaşlı kadın” rolleriyle imtihanı daha on dört yaşında başlıyor. Bunun nedeni, onun, bahsettiğimiz Yeşilçam yıldız kalıplarına uymayan ve uydurulamayan fiziksel özellikleri... Bir de asla üstünden atlamamamız gereken şey, üstün oyunculuk yeteneği. Bu iki durum birleşince Adile Naşit’in hem tanınmasını sağlayan hem de sanatçılığı açısından hapishanesine dönüşen annelik rolleri birbirini takip ediyor. Sonunda iş, Hafize Anne özdeşleştirmesine kadar varıyor. Film de usta oyuncunun hapishanesine dönüşmüş bu “annelik” rollerini sorgulamayı bir yana bırakalım, aynı perspektifle ilerliyor.

Adile Naşit’in yaşamı üzerine uzun yıllardır çalışan biri olarak, filmde mutlaka yer almalıydı dediğiniz ama göremediğiniz bir olay, kişi ya da dönüm noktası var mı?

Filmde Adile Naşit’in kendisini göremedim.

Film gösterime girdikten sonra oyunculuk performansı, fiziksel benzerlik ve ikonik sahnelerin yeniden canlandırılması çok tartışıldı. Sizce bir biyografi filminde fiziksel benzerlik mi daha önemlidir, yoksa canlandırılan kişinin ruhunu ve insani yönünü yakalayabilmek mi?

Çok güzel bir soru. Ama filmden önce bir de senaryo aşaması var. Senaryoyu tümden aşmak mümkün değil. Benim izlenimim, Adile Naşit’in hikâyesini yazmaya cesaret edilemediği yönünde. Burada kurgudan güç alınmalıydı, kurguya cesaret edilmeliydi diye düşünüyorum. Bu, yapılamadığı için kartpostalların ve enstantanelerin yan yana getirildiği bir anlatı yapısı oluşmuş. Seyircinin Adile Naşit sevgisine, Yeşilçam nostaljisine yaslanılmaya çalışılmış ancak bu da filmi kurtarmaya yetmemiş. Biyografi filmlerinde fiziksel benzerlik tabii ki önemli ancak o kişiyi canlandırmak çok başka bir şey. Öyle olsaydı, dublörler dünyanın en başarılı sanatçıları olurdu.

Bu film sayesinde Adile Naşit’i ilk kez tanıyacak genç kuşakların onu doğru tanıyacağını düşünüyor musunuz? Yoksa bu filmin mutlaka kitaplar, belgeseller ve akademik çalışmalarla tamamlanması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Adile Naşit’in sanat yaşamının sadece sinema boyutu yok, tiyatrocu kimliği de onun hayatının vazgeçilmez bir parçası, hatta en büyük tutkusu tiyatro. Bu nedenle her yerde, Adile Naşit’in tiyatro yaşamının da araştırılması, akademisyenlerin bu konuda çalışma yapması gerektiğini vurguladık. Bu da henüz gerçekleşmedi. Sinema emekçilerinin hep şikâyet ettiği “unutulmak” gerçeği, sinema tarihimiz için de geçerli. Kaybolan yüzlerce eski film var, kaldı ki daha yakın dönem sayılabilecek bir tarihte yitirdiğimiz Adile Naşit’in filmografisini oluştururken de zorlandık. Hâl böyleyken, o dönem sahnelenmiş tiyatro oyunlarının kaydını tutmak, belgelere ulaşmak çok daha zor. Ancak akranları, mesai arkadaşlarından bazıları henüz hayattayken bu da acil bir görev olarak önümüzde duruyor. Bu arada belgeseller de en az kurmaca filmler kadar, hatta çok daha fazla ölümsüz eserler. Üzerinde iyi çalışılmış bir belgesel film ihtiyacı var. Ayrıca Adile Naşit kitabının devamı aynı zamanda öncül hikâyesi olan "İstanbul’da Bir Hayal Perdesi Direklerarası” kitabı da şu an basım aşamasında ve yakında okurlarla buluşacak. Hikâyenin büyüğü bu kapsamlı çalışmayla anlatılıyor, kaldı ki Direklerarası’nı anlamadan Naşit ailesini ve Adile Naşit’i anlamak da mümkün değil. Genç kuşakların Adile Naşit’i sadece bu filmle tanımaları büyük haksızlık olur.

Eğer bu filmin senaryo danışmanlarından biri olsaydınız, Adile Naşit’i daha doğru anlatabilmek için senaryoda değiştirmek veya eklemek isteyeceğiniz ilk üç şey ne olurdu?

Senaryoyu baştan yazardım.