Orhan Kemal’in İstanbul’u: Emekçinin, sokağın ve hafızanın kenti
Orhan Kemal’in İstanbul’u: Emekçinin, sokağın ve hafızanın kenti
Röportaj-Fotoğraf: Sena Şeyda-Yağmur Özdemir
Işık Öğütçü, babası Orhan Kemal’in İstanbul’a nasıl baktığını, hangi semtlerde yaşayıp yazdığını, dönemin şehir hayatını ve edebiyatına yansıyan mekânlarını anlattı: “Orhan Kemal manzaraya değil, mücadeleye bakardı.”
Orhan Kemal’in İstanbul’u gözlemlerken benimsediği bakış açısını nasıl tanımlarsınız?
Aslında bu bakış açısını “İstanbul’dan Çizgiler” kitabının önsözünde anlatmıştı. Diğer yazarlar İstanbul’u boğazıyla, güzel manzaralarıyla, sanat eserleriyle anlatırken, Orhan Kemal başka bir açıdan bakar. O, İstanbul’un çalışan, işçi, emekçi kesiminin gözünden bakar; onların sıkıntılarını, problemlerini, sevinçlerini ya da mutsuzluklarını aktarır. Orhan Kemal’de manzara tasvirleri bulamazsınız; daha çok dram, insanın ekonomik sıkıntısı, ekmek mücadelesi öne çıkar. O, İstanbul’a hep bu gözle bakmıştır.
Babanızın İstanbul’da en çok vakit geçirdiği semtler, sokaklar, kahvehaneler, matbaalar, fabrikalar, buluşma noktaları nerelerdi?
1951’de Adana’dan İstanbul’a göç ettikten sonra önce Sirkeci'de bir otelde birkaç gün kalmışlar. Ardından Tepebaşı’nda bir arkadaşının evinde bir odaya yerleşmişler. Böylece Beyoğlu gündeme geliyor. Sonrasında Fener, Unkapanı, Cibali’ye taşınıyor; yani Fatih’te bulunuyor. 1967’den sonra ise Basınköy’e taşındık; yani Bakırköy. Üç ilçede yaşadığı söylenebilir.
Buluşma noktaları genellikle İstiklal Caddesi üzerindeki mekânlardı: Markiz Pastanesi, Çiçek Pasajı… Eserlerinde de bunlar geçer. Örneğin bir bakarsınız Balık Pazarı, bir handan söz eder. Bunları yaşayarak, gözlemleyerek yazmıştır. “İstanbul İstanbul” adlı öykü kitabında 34 İstanbul öyküsünü derledik. Taksim Gezi Parkı, Taksim Anıtı, Yeşilçam ve figüranların oturduğu küçük kahveler de bunlar arasında.
Sirkeci’de Adana Kebap Evi vardı; babamla birlikte gittiğimiz yerlerden biridir. Şu an yerinde hediyelik eşya dükkânları var. Muradiye Caddesi’nin üzerindeydi. Ardından İkbal Kahvesi gelir. 1908’de dedem II. Meşrutiyet’in ilanını burada öğrenmiş. Babam da burada çok oturmuştur. 1960’lı yıllarda yazdığı “İkbal Öldü” adlı bir makalesi vardır. Şimdi yerinde kuyumcu var.
Meserret Kahvesi de önemli bir yerdi. Cağaloğlu’nda, Ebusuud Caddesi’nin başında yer alırdı. Üstü otel, altı dönerciydi. Küçük kahvehaneler, yazar ve gazetecilerin uğrak yerleriydi.
Unkapanı’nda, köftelerini yediğim Köfteci Mustafa Amca vardı. Yanında Çınaraltı Kahvesi; babamın da oturduğu yerdi. Arkasında Cibali Tütün Fabrikası vardı. Oradan çıkan işçiler çay içmeye gelir, babam da zaman zaman onlarla sohbet ederdi. Ayrıca babam, Haliç boyunca yürümeyi severdi; hatta bir öyküsünde Eyüp’e kadar yürüdüğünü anlatır. İstanbul’dan Çizgiler kitabındaki yazılar da bu gözlemlere dayanır. Ara Güler’le birlikte 1950’li yıllarda semt semt dolaşarak fotoğraflar çekmişler.
Hâlâ ayakta olan yapılar var mı?
Çınaraltı dediğim yer, şu anda Kadir Has Üniversitesi’nin arkasında, Orhan Kemal Sokağı’nın köşesinde. Şu anda restore ediliyor. Arkasındaki esnaf lokantası hâlâ duruyor ama yıkık durumda. Karşısında bir simit fırını vardı; faaliyette mi bilmiyorum. Fatih’te oturduğumuz apartmanın üçüncü katı hâlâ var. Babam, oradan çıkar, Cağaloğlu’na yürür veya otobüsle giderdi. O dönemleri çok hatırlamıyorum; ilkokul 3. sınıftaydım. Bir keresinde Fikret Otyam’ın eve geldiğini hatırlıyorum. Babam İstanbul’u karış karış dolaşmış, adeta bir belgeselci gibi eserlerine aktarmıştır.
O dönemde semtlerin gündelik hayat ritmi nasıldı? Orhan Kemal bunu nasıl gözlemleyip kaleme aldı?
O dönemde radyo, insanların tek eğlence kaynağıydı ve her evde yoktu. Radyosu olan eve gidilip dinlenirdi. 1962
Unkapanı’nda pazar, evimizin önünde kurulurdu. Annem akşamları biraz daha ucuz olur diye o saatlerde alışveriş yapardı. Komşuluk ilişkileri çok iyiydi. Deva İlaç Fabrikası’nın satın alma müdürü karşı komşumuzdu. Kahve işleten bir ailenin fertleri de annemle ablamın dostuydu. Şimdi bu tür komşuluklar kalmadı. Kafeler her yerde; o dönem sadece ekonomik durumu iyi olanların gidebileceği yerlerdi. Oysa hayat canlıydı, renkliydi ve Orhan Kemal de bunu gözlemleyip yazıyordu.
Bir gün müzeye gelen bir çocuk şöyle dedi: “Abi, bu fotoğrafların hepsi siyah beyaz. O dönem gerçekten her şey siyah beyaz mıydı?” Güldüm ve dedim ki: “Hayır, hayat renkliydi. Fotoğraflar sadece teknik olarak siyah beyazdı.” Ben, babamın fotoğraflarını renklendiriyorum. “Ona renkli bakın” diyorum.
Yazılarını besleyen, gitmeyi sevdiği özel bir yer var mıydı?
Çıksın İstiklal Caddesi’ne, seni görsün; seni bir öyküsüne ya da romanına oturtur. Konuşmasına bile gerek yok. Bu tür yazarlara “tanrı yazar” denir. Onlar ülkelerini omuzlar. Önemli olan hayal gücü ve gördüklerinden ilham almasıdır. El Kızı adlı kitap hâlâ çok okunuyor. Bir okur şöyle demiş: “Orhan Kemal beni nereden tanıyor?” Demek ki insanlar kendilerini bulabiliyor bu metinlerde.
1940–60 arasında yaşanan dönüşümleri nasıl gözlemledi?
Gurbet Kuşları göçü anlatır. Bereketli Topraklar’da Sivas’tan Adana’ya göç edenleri, Gurbet Kuşları'nda 'İflahsızın Oğlu' karakteri üzerinden İstanbul’a gelenleri ve Demokrat Parti dönemini anlatır. Eminönü’nden Unkapanı’na açılan bulvar da bunlara örnektir. Ben bile tanıklık ettim bu dönüşümlere. Hal sahildeydi; şu an orada İstanbul Ticaret Üniversitesi var. Sonra park oldu, tramvay geçti. Zeytinburnu’nun gecekondulaşmasını anlatır. Gitmese bilemezdi. Ayrıca yaptığı röportajlar da bu dönüşümün kaydıdır. Gurbet Kuşları’nda 6–7 Eylül olayları bile yer bulur.
İstiklal Caddesi hâlâ var ama Demirören AVM gibi yapılar dokuyu bozdu. Ara sokaklara girerseniz hâlâ eski dokuyu görebilirsiniz. Cibali örneğin… Çok az değişmiş yerlerden biri. Yazlık sinemamız vardı; şimdi park olmuş. İstanbul’un izleri var ama büyük kısmı dönüşmüş durumda.
Size anlattığı bir İstanbul var mıydı?
Babamı erken kaybettim, 13 yaşımdaydım. Onunla top oynamak, birlikte oyuncak trenle oynamak bile büyük mutluluktu. İstanbul’un resmini daha çok kitaplardan öğrendim ama mimar olsaydım, Fatih, Süleymaniye, Topkapı çevresini korurdum. Camilerin etrafına ev yapılması çok yanlış. O evleri kaldırıp eserleri ortaya çıkarırdım. Dolmabahçe arkasındaki plazaya da karşıyım.
Bugün sizin için uğrak mekânlar var mı?
Özellikle sık gittiğim bir yer yok. İstanbul’un trafiği nedeniyle pek dışarı çıkmıyorum. Boğaz’ı seyretmeyi severim ama bugün sizinle konuşmak bana daha çok keyif veriyor. Zaten evimin terasından Haydarpaşa ve Galata Kulesi görünüyor. Manzara muhteşem. Ama manzaraya rağmen “çalışamıyorum” derdim hep.