Röportaj: Ayşenur KANPOLAT

Ekonomist ve görsel sanatçı Selda İnci, yaklaşık 30 yıl önce başladığı sanat yolculuğunda soyut formları, manevi temaları ve kendine özgü imza tekniğini bir araya getiriyor. 25'ten fazla kişisel sergisi ve çok sayıda ulusal ve uluslararası grup sergisi bulunan sanatçı, 26.kişisel sergisi ''Gökyüzü Bahçeleri''ni ARTNOUVA Ankara Sanat Fuarı'nda sanatseverlerle buluşturdu.Selda İnci ile sanat yolculuğunu konuştuk.  

Ekonomistlikten görsel sanatlara ulaşan yolculuğunuz nasıl başladı? Çocuklarım okula başlayınca annelik temposunun yanına kendi tutkumu ekledim. 30 yıl önce 'Bu işi hakkıyla öğreneyim' diyerek dersler almaya başladım. Rakamlarla dolu bir meslekten sonra renklerle konuşmak bana çok iyi geldi, o gün bugündür hayatım sanat oldu.

Eğitim hayatınız ve geçmiş deneyimleriniz sanat anlayışınızı nasıl etkiledi, sanata nasıl başladınız?

Ekonomi eğitimi bana dengeyi, disiplini ve ayrıntılara odaklanmayı öğretti; sanat ise içimdeki o özgür alanı açtı. Çocuklarım okula başladığında, ben de sanat okuluna başladım. Hayatın analitik tarafını tuvaldeki renklerin ve dokuların serbestliğiyle birleştirdim; böylece geçmiş deneyimlerim sanatımın sağlam temeli, renkler ise özgür dili oldu.

Bugüne kadar sanat hayatınızda sizi en çok etkileyen dönüm noktası ne oldu?

Sanat yolculuğumdaki en sarsıcı ve dönüştürücü kırılma noktası, kalbimi koyarak çok uzun süredir el yazması olarak dünyada bir ilk niteliğindeki kalpten Allah aşkıyla ürettiğim Esma-ül Hüsna serimin, tanınmış bir galerinin ressamı tarafından taklit edildiğini, fikir hırsızlığını gördüğüm andı. İlk karşılaştığımda derin bir kırgınlık ve değerli bir eserimin çalındığı duygusunu çok derinden hissettim; insanın ruhundan kopan özgün bir emeğin kopyalanması kolay kabullenilir bir duygu değildi. Fakat bu olumsuz duygularım uzun sürmedi; içimde çok güçlü bir düşünce aydınlandı: Taklit, yalnızca kayda değer, güçlü ve eser değeri taşıyan çok beğenilen şeylerin başına gelir. İnsanlar değersiz olanı değil, hayran kaldıkları özü çoğaltmaya çalışırlar. Üzülmeyi bıraktım; o kırgınlık yerini emeğimin kıymetini tescilleyen dingin bir gurura ve sevince bıraktı. Bu zihinsel sıçrama, sanatıma yepyeni bir kapı araladı. Zihnimdeki kırık parçaların, yanılgıların ve hislerin yeniden bir araya gelip anlam kazanmasıyla düşüncelerin nasıl değiştiğini vurgulayan "Yapboz Düşünceler" serim doğdu. O taklit deneyimi benim için bir mağlubiyet değil; kendi özgün sesimin gücünü fark ettiğim, felsefemi olgunlaştıran ve beni yepyeni bir üretime taşıyan en değerli dönüm noktası oldu.

Eserlerinizde soyut formlara ve mistik temalara yer veriyorsunuz. Bu tarzın ortaya çıkış hikayesi nedir?

Benim eserlerim aslında tamamen kalbimin dili. Bazen insanın içine sığmayan sevinçleri, duaları, dertleri ya da suskunlukları olur ya; işte ben o kelimelere bazen döktüğüm bazen dökemediğim hisleri fırçamla anlatmaya çalışıyorum. Ağacı ya da çiçeği olduğu gibi çizmek bana yetmiyor; ben o ağacın bende bıraktığı manevi huzuru, o çiçeğin bana düşündürdüğü Yaradan’ın güzelliğini renklere döküyorum. Bu tarz öyle oturup planlayarak ortaya çıkmadı; içimde taşan duyguların, ruhumun sesinin tuvale akmasıyla kendiliğinden doğdu. Kısacası ben dışarıdaki dünyayı değil, içerideki dünyamı boyuyorum; o yüzden de samimi, o yüzden doğrudan kalbe dokunuyor.

Resim yaparken ilhamınızı en çok nereden alıyorsunuz?

Benim en büyük ilham kaynağım, gözle görünenin ardındaki manevi derinlik ve doğanın sessiz ahengidir. Baktığım bir çiçeğin zarafetinde de, gökyüzünün sonsuzluğunda da Yaradan’ın izini ararım; ruhuma dokunan o sessiz fısıltıyı, içimdeki teslimiyet ve sevgiyle harmanlayıp tuvale aktarırım. Kısacası ilhamım, kalbimin kurduğu bu bağdır.

Geleneksel imza yerine boyayı parmağınıza sürerek imza atmanız dikkat çekiyor. Bu tekniği kullanmaya nasıl karar verdiniz?

Eserlerimde hat sanatına ve Yaradan’ın o yüce isimlerine yer vermeye başladığımda, içimde derin bir edep ve teslimiyet hissi doğdu. O kutsal kelamların, O’nun güzel isimlerinin bulunduğu bir tuvalde kendi dünyevi ismimi, kendi imzamı onların yanına koymak asla olmazdı bu ruhumu çok incitirdi.

Ben de ismimi yazmak yerine, yine O’nun bize bahşettiği en büyük mucizelerden birine sığındım: Her kuluna ayrı ve eşsiz kıldığı parmak izine. Fırçamdaki boyayı doğrudan parmağıma sürüp tuvale basıyorum. Bu iz benim için bir isimden çok öte; hem Yaradan’ın benzersiz yaratma sanatına duyduğum derin bir hürmet, hem de O’nun huzurunda bir kul olarak bıraktığım en saf ve samimi mühürdür.

Bir eser üzerinde çalışırken önce bir fikirle mi yola çıkarsınız, yoksa süreç içinde mi şekillenir?

Fikir beni tuvalin başına oturtan harika bir duygudur, o duygu sanki yaşama sevinci gibidir; ama nereye varacağımıza her zaman fırça, boya ve o anın hissi karar verir. "En güçlü işlerim de zaten planladığım gibi bitenler değil, eserin kendi dönüşümüne izin verdiğim iç sesimin tuvalime yansıdığı anlardan çıkar.

Bugüne kadar yaptığınız eserler arasında sizin için özel bir anlam taşıyan bir eser var mı, Neden?

Bana en çok sorulan ama cevaplarken kalbimin en çok zorlandığı soru bu. Gerçekten hiçbirini birbirinden ayıramıyorum. Çünkü her tablonun başında geçirilen saatler, dökülen emek ve o tuvale aktarılan enerji apayrı bir yolculuk. Hepsi benim iç dünyamın farklı bir kapısını araladı. Kimi çok dingin bir anımın yankısıdır, kimi fırtınalı bir arayışın... Bu yüzden birini öne çıkarsam diğerine haksızlık edermişim gibi hissederim.

Kişisel serginiz ''Gökyüzü Bahçeleri''nin ortaya çıkış hikayesini anlatır mısınız, bu ismi seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Cennet, ötelerde aranmadan önce insanın kendi kalbinde yeşermeli. 'Gökyüzü Bahçeleri', bu dünyada aradığım iç huzurun, ahirette ise kavuşmayı dilediğim sonsuz esenliğin resmidir. Tuvale her dokunuşum, yeryüzündeki varlığıma bir şükür, ebediyetteki o asıl bahçelere duyduğum hasretin bir duasıdır...

Sizce Türkiye'de görsel sanatlara gösterilen ilgi yeterli mi, Türkiye'de ressam olmanın en zor tarafı nedir?

Toplumumuzun sanata ve estetiğe olan sevgisi yadsınamaz; bizim kültürümüzün hamurunda zaten derin bir zarafet ve renk var. 'Yeterli mi?' sorusuna bir eksiklik olarak değil, 'henüz varılmamış ama yolunda olduğumuz bir potansiyel' olarak bakmayı tercih ediyorum. Her geçen gün gençlerin, sanatseverlerin ilgisinin arttığını görmek çok umut verici. "Halkımızın sanata  kalbi her zaman açık; en büyük zorluk ise günümüzün hızlı dünyasında, tuvale dökülen o sabır dolu, sessiz emeği aynı derinlikle hissettirebilmektir.

İnsanların eserleriniz karşısında nasıl duygular hissetmesini veya neler düşünmesini istersiniz?

Önemli olan akılla değil, kalple bakabilmek. İsterim ki tablomun önüne gelen biri huzur bulsun, içi açılsın, eserimde kendine özgü bir dünya bulsun, içine bir ferahlık, bir parça umut düşürebiliyorsam, o eser amacına ulaşmış demektir.

Günümüzde sosyal medya, sanatçıların daha geniş kitlelere ulaşmasında nasıl bir rol oynuyor?

Sosyal medya, eserlerimizin sessiz kapısını sevgiyle dünyaya aralayan çok güzel bir vesile. Bizi hiç tanımadığımız insanlarla aynı hislerde, aynı renklerde buluşturuyor; mesafeleri anlamsız kılıp sanatı doğrudan kalplere ulaştırıyor. Bu samimi etkileşimi ve paylaşılan ortak duyguyu çok kıymetli buluyorum.

Sanat hayatınızın bundan sonraki döneminde gerçekleştirmek istediğiniz projeler neler? Bundan sonraki en büyük projem; sanatımı bir dayanışma ve iyilik yuvasına dönüştürmek. Kendi adıma kurmayı düşlediğim bir müze hayalim var; eserlerimin en güzel şekilde hayat bulduğu ve elde edilen her gelirle ihtiyaç sahiplerine el uzatan yaşayan bir mekân. Sanatın iyileştirici gücünü hayatın içine, bir başkasının tebessümüne aktarabilmek benim için varılabilecek en yüce duraktır.

Sanata ilgi duyan ancak kendini bu alanda geliştirmeye cesaret edemeyen gençlere ne tavsiye verirsiniz?

Gençlerimize ilk söyleyeceğim şey: Sakın korkmayın. Beyaz bir tuvalin veya boş bir kâğıdın karşısında dururken hissedilen o çekingenlik çok doğaldır; ama sanat hata kabul etmeyen bir sınav değil, insanın kendi iç sesini keşfetme yolculuğudur. Fırçayı, kalemi elinize alın ve sadece kalbinizden geçeni akıtın. Tutkuyla, sabırla ve aşkla üretilen hiçbir işin dünyada karşılıksız kaldığı görülmemiştir.