İstatistikler, sokaklar ve hiç susmayan o çığlık: "İstanbul Sözleşmesi yaşatır"
01.07.2026 18:49

İstatistikler, sokaklar ve hiç susmayan o çığlık: "İstanbul Sözleşmesi yaşatır"


Haber: Zeliha DEMİR

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin ardından kadına yönelik şiddet olayları ve koruma mekanizmaları, toplumsal güvenlik tartışmalarının odağında yer alıyor. Kadın hakları savunucuları, yasal mevzuattaki değişikliklerin yalnızca kağıt üzerinde kalmadığını; gündelik yaşam, adalet mekanizmaları ve kurumsal işleyiş üzerinde de doğrudan etkiler yarattığını belirtiyor.

Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri kamuoyundaki tartışmaların odağında yer almaya devam ediyor. Hukuki süreçlere yönelik eleştiriler ve cezasızlık algısı, kadınların kamusal alanda kendilerini ne kadar güvende hissettikleri sorusunu da yeniden gündeme taşıyor. Resmî verilere göre, Türkiye'de 2026 yılının sadece ilk bölümünde 80 kadın erkekler tarafından öldürülürken, 85 şüpheli kadın ölümü de kayıtlara geçti. Uzmanlar, özellikle şüpheli ölüm oranlarındaki artışın, önleme ve takip performansının etkinliği konusundaki tartışmaları derinleştirdiğini vurguluyor.

2026 Yılı İlk Çeyrek Kadın Cinayetleri ve Şüpheli Ölümler Dağılımı (Kaynak: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu)

Kadın cinayetleri, kamusal alana çıkan kadınların gündelik güvenlik algısında da doğrudan karşılık buluyor. Şehir içi ulaşımda, sokakta ve sosyal yaşamda hissedilen çekinceler, bireysel bir kaygıdan kolektif bir deneyime dönüşüyor. Antropoloji öğrencisi Irmak'ın sahadaki tanıklığı, bu durumun somut örneklerinden birini oluşturuyor.

Sokakta güvenlik algısı: “20 yaşıma gireceğim ama hâlâ tek başıma taksiye binmekten çekiniyorum”

Antropoloji öğrencisi Irmak'ın, İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesine ilişkin değerlendirmeleri, günlük yaşamında hissedilen güvenlik algısı üzerinden gerçekleşiyor. Irmak, karar öncesinde de kamusal alanda kendini tamamen güvende hissetmediğini ancak sürecin bu hissini daha da derinleştirdiğini söylüyor: "Zaten öncesinde de sokaklarda tam anlamıyla güvende hissetmiyordum. Ancak bu karar, hukuki koruma kalkanının tamamen ortadan kalktığı hissini yarattı. Bu durum, kadınlar için sadece yasal bir sözleşmenin iptali değil, gündelik hayatın onlara yaşattığı güvensizlik zemini".

Irmak, şehirdeki daha sınırlı bir güzergâhı tercih ettiğini söyleyerek: "Akşam eve dönerken toplu taşıma aracını ve güzergâhımı değiştirdim. Sırf sokakta daha az yürümek adına, evime daha yakın yerde indiren araçları seçiyorum. 20 yaşıma gireceğim ama şu anda tek başıma taksiye binmekten çekiniyorum."

Saha gözlemleri ve kadınların aktarımları, bu güvensizlik hissinin yalnızca bireysel deneyimlerle sınırlı kalmadığını; kadınların kamusal alandaki hareketlerini ve günlük yaşam tercihlerini de doğrudan etkilediğini gösteriyor. Uzmanlar, cezasızlık algısının güçlenmesi ve koruyucu mekanizmalara duyulan güvenin azalmasının, kadınların kendilerini kamusal alanda daha güvensiz hissetmelerine neden olduğuna dikkat çekiyor. Bu tabloya ilişkin hukuki değerlendirmeleri ise Avukat Alev Babayiğit paylaşıyor.

Avukat Alev Babayiğit: “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadına yönelik şiddetle mücadelede faillere verilen çok tehlikeli bir psikolojik mesajdır”

Hukuken bakıldığında, sözleşmenin feshiyle birlikte 6284 sayılı Kanun’un yürürlükten kalkmadığını ifade eden Babayiğit, sahadaki pratik gerçeği şu sözlerle özetliyor: “Hukuk yalnızca normlardan ibaret değildir; uygulayıcıların yaklaşımı ve kamu otoritelerinin verdiği mesaj da son derece önemlidir. Sahada karşılaştığımız en önemli sorunlardan biri, kadınların koruyucu mekanizmalara duyduğu güvenin zedelenmesidir. Birçok mağdur, artık devletin kendisini yeterince koruyamayacağı düşüncesiyle resmî kurumlara başvuru yapmaktan çekinebilmektedir. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi’nin öngördüğü veri toplama, risk analizi, kurumlar arası koordinasyon ve uzmanlaşmış destek mekanizmaları gibi alanlarda devletin daha kapsamlı yükümlülükleri bulunmaktaydı. Bu yönüyle sözleşme, yalnızca bireysel vakalara değil, şiddetin yapısal nedenlerine de odaklanıyordu. Bugün ise uygulamanın ağırlıklı olarak sadece koruma tedbirleri ve ceza soruşturmaları ekseninde yürüdüğünü, önleyici sosyal politikaların ise tamamen geri planda kaldığını söylemek mümkündür.”

Görünmez bürokratik engeller: Zihniyet bariyeri ve “süreç yorgunluğu”

6284 sayılı Kanun kâğıt üzerinde var olsa da şiddet döngüsünden çıkıp karakola veya savcılığa sığınmaya çalışan bir kadının karşılaştığı en büyük “görünmez bürokratik engelin” mevzuat eksikliği değil, uygulamadaki zihniyet farklılıkları olduğunu söyleyen Babayiğit, sahadaki yapısal tıkanıklıkları katman katman açıyor: “6284 sayılı Kanun’un en önemli özelliklerinden biri, koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının alınabilmesi için mağdurun mutlaka darp raporu veya kesin delil sunmasını şart koşmamasıdır. Kanun, risk henüz gerçekleşmeden önce müdahale edilmesini amaçlamaktadır. Ancak uygulamada bazı kadınlar hâlâ ‘önce bir şey olsun, sonra işlem yaparız’ anlayışıyla karşılaşabilmektedir. Oysa koruma hukukunun mantığı tam tersidir; amaç zarar meydana geldikten sonra değil, meydana gelmeden önce tedbir almaktır. Bir diğer görünmez engel ise süreç yorgunluğudur. Şiddet mağduru bir kadın aynı olayı karakolda, savcılıkta, hastanede ve bazen mahkemede defalarca anlatmak zorunda kalabilmektedir. Bu durum çok ağır bir ikincil mağduriyet yaratmaktadır. Hukuki haklar teorik olarak mevcut olsa da bu haklara erişimin kolaylaştırılması ve kurumlar arasında etkin koordinasyon sağlanması hâlâ önemli bir ihtiyaçtır.”

Denetimsizliğin ve yerel yönetimlerdeki zafiyetlerin bu çaresizliği körüklediğini belirten Babayiğit, memur zihniyetinin kadının hayatındaki etkisini şu çarpıcı sözlerle aktarıyor: “Kamu kurumundaki memurların bilinç düzeyinin, bu memurlara verilen eğitimin önemi büyüktür. Ancak eğitim sonrası uygulama kontrolü ve denetim mekanizması işlemediği takdirde bu eğitimin de hiçbir önemi olmayacaktır. Sözleşme yürürlükte iken de birtakım ihmaller mevcuttu; fakat sözleşme kalktığı anda uygulayıcılar tüm koruma kalkmış gibi davranmaya başladılar. Nitekim bir kadın, aile içi şiddet vakalarında kolluk kuvvetlerine başvurduğunda ikinci plana atılma, aile içindeki şiddet vakalarının normalleştirilmesi ve çaresizlik gibi durumlarla sözleşme varken dahi karşılaşabilmekteydi. Özellikle küçük yerleşimlerde insan ilişkileri araya giriyor ve şikayetler işleme alınmama gibi sonuçlarla karşılaşabiliyor. Sözleşmenin kaldırılması ile özellikle kolluk kuvvetleri 6284'ün öngörmeye devam ettiği düzenlemelerden bile kaçmaya adeta teşvik edilmektedir. Burada mevzuata hâkim olamayan mağdur, karşısındaki memurun yönlendirmesinden doğrudan etkilenecektir. Mevzuatı bilmeyen, eksik bilen veya eksik yorumlayan memurların, hiçbir hukuki bilgisi olmayan mağdurda uyandırdığı tek duygu derin bir çaresizlik ve yalnızlıktır.”

Mahkeme salonlarından sokağa yansıyan “cezasızlık algısı” ve öz savunma

Hukuk sisteminde caydırıcılığın yalnızca cezanın ağırlığından değil, yaptırımın kesin olarak uygulanacağına dair inançtan beslendiğini vurgulayan Babayiğit, sözleşmenin iptalinin mahkeme salonlarındaki failler üzerindeki psikolojik yansımasını sarsıcı bir tespitle paylaşıyor:

“Mahkeme salonlarında doğrudan ‘İstanbul Sözleşmesi kaldırıldığı için böyle davranıyorum’ diyen faillerle karşılaşmıyoruz elbette. Ancak özellikle koruma kararlarının ihlali, tehdit, ısrarlı takip ve psikolojik şiddet dosyalarında bazı faillerin yaptırımları daha az ciddiye aldığı net şekilde gözlemlenebiliyor. Eğer fail, devletin şiddetle mücadele konusundaki kararlılığının zayıfladığına inanırsa cezasızlık algısı güçlenir. Bu durum mağdurların adalete erişim cesaretini azaltırken, faillerin risk alma eşiğini yükseltiyor. Hukuk devletinin görevi, bu algının oluşmasına izin vermemektir. Günümüzde ise sadece kadına şiddet alanında değil, genel anlamda bir cezasızlık algısı söz konusudur.” Babayiğit, kurumlara ve adalete güveni kalmayan kadınların hayatta kalabilmek adına kendi adaletlerini sağlama arayışına girdiklerini belirterek sistemin alarm verdiğini şu sözlerle itiraf ediyor: “Son zamanlarda kadınların da bu cezasızlık nedeniyle kendilerini hayatta kalma adına çözüme dahil ettiklerini görmekteyiz. Öldürme tehdidi aldığı, uzaklaştırma kararı çıkarttığı halde boşanma aşamasında veya sonrasında eski partnerinin o ölümcül girişimlerinin durmadığının tamamen farkındalar. Maalesef ki kendileri hayatta kalma güdüsüyle, fail adayı olarak gördükleri eski eşlerini öldürdüklerine dair haberler yayılmaya başladı. Bu acı tablo, devlete, kurumlara, adalete ve resmi korumaya dair güvenin toplumda ne yazık ki hiç kalmadığının en büyük ve en somut göstergesidir.”

“Önleyici” kalkanın çöküşü ve cezalandırıcı refleks

Modern hukuk sistemlerinin temel yaklaşımının “önleme-koruma-kovuşturma” üçlüsü üzerine kurulması gerektiğini belirten Babayiğit, yasal sistemimizin kadını korumak için fiziksel bir zarar görmesini bekleyen reaktif bir mantığa sıkıştığını ifade ediyor: “Ne yazık ki uygulamada zaman zaman ceza hukuku refleksinin koruma hukukunun önüne geçtiğini görüyoruz. Birçok vakada sistem, tehditlerin veya risk işaretlerinin ortaya çıktığı ilk aşamada değil; ancak fiili saldırı gerçekleştikten sonra daha güçlü şekilde harekete geçiyor. Oysa şiddet vakalarının büyük bölümü öncesinde çeşitli sinyaller verir: ısrarlı takip, tehdit, ekonomik baskı, psikolojik şiddet ve dijital taciz gibi davranışlar çoğu zaman daha ağır şiddetin ve cinayetlerin açık habercisidir. Benim görüşüme göre hukuk sisteminin başarısı, kaç faili cezalandırdığından çok kaç mağdurun zarar görmesini engelleyebildiğiyle ölçülmelidir. Bir kadının ölümünden veya ağır yaralanmasından sonra verilen en ağır ceza dahi, önlenememiş bir ihlalin asla telafisi değildir. Bu nedenle risk analizinin güçlendirilmesi, koruma kararlarının etkin uygulanması, ŞÖNİM’lerin kapasitesinin artırılması ve kurumlar arası koordinasyonun geliştirilmesi, yalnızca cezai yaptırımların ağırlaştırılmasından çok daha etkili ve hayat kurtarıcı sonuçlar doğuracaktır".                

İnsan Hakları Vakfı’ndan Cihan Kaplan: “Kadınlar karakollara ya da savcılığa başvurduklarında ‘Nasılsa bir şey değişmeyecek’ düşüncesiyle artık daha fazla sessiz kalmayı seçiyor”

Adliye koridorlarında, yasal metinlerde ve teorik tartışmalarda ortaya çıkan çerçeveye karşın, sahadaki tablo karakollara, başvuru birimlerine ve sığınma mekanizmalarına uzanan çok daha farklı bir gerçekliğe işaret ediyor. Süreçlerin tıkandığı noktada, sivil toplum örgütlerinin sahadan aktardığı gözlemler, kurumsal boşlukların kadınlar üzerindeki etkisini daha görünür hale getiriyor. İnsan Hakları Vakfı’ndan Cihan Kaplan, sahadaki bu kırılmayı şöyle değerlendiriyor: “Şiddete maruz kalan kadınların karakollara yaptığı başvurularda, sözleşmenin feshinden sonra oluşan olumsuz algı nedeniyle bazı durumlarda taleplerin doğrudan savcılıklara ya da aile mahkemelerine yönlendirildiği görülüyor. Oysa 6284 sayılı Kanun kapsamında koruma kararı için delil aranması esas değildir. Buna rağmen uygulamada kadınlardan şiddeti ispatlamaları beklenebiliyor. Bu da devletin koruyucu mekanizmalarına olan güveni ciddi biçimde zedeliyor.”

Karakollarda isteksizlik ve derinleşen çaresizlik

Kaplan, sahada koruma kararlarının uygulanmasında ve ihlallere karşı yaptırım süreçlerinde zayıflama olduğuna dikkat çekiyor. Bu durumun fail davranışlarını da etkilediğini belirtiyor: “Fail konumundaki erkeklerde cezasızlık algısının güçlenmesi, tehdit ve baskı düzeyini artırabiliyor. Kolluk kuvvetlerinin bazı vakalarda işlem yapmadaki isteksizliği ise kadınların başvuru davranışını doğrudan etkiliyor. Bu durum, adalete güvenin zayıflamasıyla birlikte kadınlarda kronik bir çaresizlik hissi yaratıyor.” Kaplan’a göre bu tablo, yalnızca bireysel vakalarla sınırlı değil; daha geniş bir kurumsal soruna işaret ediyor.

Sığınak yetersizliği ve sivil toplumun rolü

İstanbul Sözleşmesi’nin devlete yüklediği en önemli yükümlülüklerden birinin de sığınma evleri ve koruyucu barınma mekanizmaları olduğunu hatırlatan Kaplan, mevcut kapasitenin ihtiyacı karşılamakta yetersiz kaldığını ifade ediyor: “Sığınak yetersizliği nedeniyle birçok kadın güvenli bir alana erişemiyor. Bu durum, şiddet riski altındaki kadınların korunmasını zorlaştırıyor ve onları daha kırılgan hale getiriyor. Kurumsal boşluklar arttıkça kadınların yalnızlık hissi de derinleşiyor. Öte yandan, bu gidişata ses çıkaran, sahada hak arayan kadın hakları savunucularına yönelik baskılar da eş zamanlı olarak artış gösteriyor.

Resmi mekanizmalara inancı sarsılan kadınlar için sivil toplumun önemine dikkat çeken Kaplan, kurumsal çekincelerin aksine, hak arama mücadelesinde kadın örgütlerine ve STK’lara duyulan güvenin katlanarak arttığını ifade ediyor. Kaplan, bu koşullar altında sivil toplumun sahada sunduğu alternatif dayanışma ağlarını ve sağlanan doğrudan desteklerini önemli bulduğunu belirtiyor. Kadın örgütlerinin gönüllü avukatlar aracılığıyla hukuki danışmanlık ve dava takibi sağladığını ifade eden Kaplan, travma sonrası süreçlerde psikolojik destek sunulduğunu ve acil can güvenliği riski bulunan kadınların güvenli sığınma ağlarına yönlendirildiğini söylüyor.