Halepli Mira Suriye'deki iç savaşta yaşadıklarını anlattı
15.12.2020 15:22

Halepli Mira Suriye'deki iç savaşta yaşadıklarını anlattı


Haber Üsküdar - Esmanur Tuna

Dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insan şiddet ve zulüm sebebiyle yerlerinden edilmiş durumda. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) 2020 yılında evlerini terk ederek mülteci konumuna düşen ve sığınma arayan kişilerin sayısının 80 milyonu aştığını duyurdu. 2019 yılı sonunda yayımlanan Küresel Eğilimler Raporu'na göre, Türkiye yüzde 92'si Suriyeli olmak üzere toplam 3,9 milyon yerinden edilmiş insana ev sahipliği yaparak, bu alanda dünya sıralamasındaki birinciliğini 2019'da da sürdürdü.

Suriye iç savaşı sebebiyle mülteci durumuna düşen milyonlarca Suriyeliden biri olan, evinden ve okulundan uzaklaşmak zorunda kalan Mira Kısacık ile bir röportaj yaptık. Mira Kısacık, 27 yaşında, evli ve bir çocuk annesi. Halep Üniversitesi'nde 2 yıl Matematik okuyan Mira, savaş sebebiyle okulunu bırakmak zorunda kalmış. Matematiği çok sevdiğini aktaran Kısacık, üniversite yıllarında ortaokul ve lise öğrencilerine özel dersler vermiş. Savaştan önce babası ticaretle uğraşan Mira’nın 4 kardeşi var.

Suriye’de savaş başlamadan önce nasıl bir hayatınız vardı? Kendiniz ve aileniz hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Biz Halep'in yerlileriyiz, savaş başlamadan önce Halep'te oturuyorduk. Babam Halep ile Beyrut arasında tekstil ticareti yapıyordu, orada küçük bir evimiz vardı, sürekli Beyrut'a gidip geliyordu. 2006 yılında Lübnan Savaşı başlayınca babamın işleri olumsuz etkilendi. Bizim hayatımız Suriye savaşı başlamadan 5 sene önce Lübnan Savaşı’yla zorlanmaya başlamıştı. Bu dönemde ben ve ablam lise öğrencisiydik, babama destek olmak için özel dersler vermeye başladık. Bu derslerden kazandığımız paraları hiç kendimize ayırmadık her zaman aile bütçesine yardımcı olduk, başka gelir kaynağımız yoktu çünkü. Hayat standartlarımızda bir değişiklik olmasın, kardeşlerimiz iyi bir hayat yaşasınlar diye elimizden geleni yaptık.

Arap Baharı’nın etkileri Suriye’ye ne zaman görülmeye başladı?  

Arap Baharı isyanları sırasıyla Tunus, Libya ve Mısır’dan sonra Suriye’de patlak verdi. İlk isyanlar 15 Mart 2011’de başladı. İnsanlar olayların Suriye’ye de sıçrayacağının farkındaydı, hatta bekliyorlardı. Esad devlet kademelerine kendi akrabalarını yerleştirmişti, halkın tek isteği Esad’ın istifa edip gitmesiydi. O buna direndi ve istifa etmedi. İsyanlar başladıktan sonra insanları korkutmak ve sindirmek için tanklar, füzeler ve uçaklarla halka ateş ettiler. Bu yöntemle insanları korkutup sindireceklerini düşündüler ama tam tersi bir durumla karşılaştılar. Her annenin çocuğu öldürüldüğünde, her kadının kocasına işkence edildiğinde insanlar daha hırslandılar ve daha çok isyan ettiler. Bir gün Delea bölgesinde yaşayan çocuklar duvara “Esad’ı İstemiyoruz” yazınca yaşları 6 ile 12 arasında değişen bu çocuklara Esad askerleri tarafından türlü işkenceler edildi, cesetleri yakıldı. İşte bu noktada durum kontrolden çıktı, halk sokağa indi. Bundan sonra Esad Halep şehrinin üzerine füzeler atmaya başladı. Savaş başladıktan sonra Esad’ın ordusundan çok fazla kaçan asker oldu, bu askerler kendi halkına ateş etmeyi kabul etmediler. Bir araya gelip Özgür Suriye Ordusu'nu kurdular ve bu ordu Halep'in yarısını ele geçirmeyi başardı.

Suriye’de savaş başladıktan sonra sizin ve ailenizin tepkisi nasıl oldu?

Biz ilk başta TV’de Halep ismini duyunca korkmaya başladık, çünkü daha önce Filistin'i, Irak’ı, Afganistan’ı duyardık. Halep’in üzerinde füzeler gezmeye ve şehri vurmaya başladıktan sonra insanlar Halep'i terk etmeye başladı. Fakat babam ‘ben evimi bırakmam’ diyordu, ta ki mahallemizde futbol oynayan çocukların üzerine füze atılana kadar.. Kan, ölüm kokusu, her yerde ambulans.. Biz ölümden kaçmak istedik. Teyzem Halep'in diğer yarısında, Esad’ın kontrolündeki güvenli bölgede oturuyordu, onun ısrarı üzerine iki üç günlüğüne ona gitmeye karar verdik. Fakat biz orada kalırken muhalifler evimizin etrafını iyice sardı, 3 ay kadar teyzemde kalmak zorunda kaldık. Geçen 3 ayın sonunda evimize dönmeye karar verdik, teyzemin bir şikayeti yoktu ama biz daha fazla yük olmak istemedik. Babam, ‘Evimize dönelim, öleceksek de orada ölelim’ diyordu. Evimize döndüğümüzde bu bölge harap durumdaydı etrafta adeta ölüm sessizliği vardı, iğne atsan yere düşme sesini duyardın. Esad elektrik ve suyu kesmişti, market, manav, fırın hiçbir şey yoktu. Evimize girdiğimizde çok berbat bir halde bulduk, fareler her yeri sarmıştı, elektrik olmadığı için buzdolabından berbat bir koku geliyordu, evi bu halde görünce yıkıldık, iki gece sadece ağladık. Daha sonra kalkıp derin bir temizlik yaptık. Biz bu şekilde evde yaşamaya başladığımızda etrafta tek bir komşu tek bir insan, hiçbir şey yoktu. Telefon, televizyon, internet hiçbiri yoktu, adeta gerçek dünyadan soyutlanmış bambaşka bir alemde yaşıyor gibiydik. Sanki büyük bir mezarın içindeymişiz gibi.

Yemek ihtiyacını nasıl sağlıyordunuz?

Zamanla evde bulunan bütün malzemeler bitti, sadece irmik kalmıştı, kahvaltıda ve akşam yemeğinde irmik helvası yapıp bunu yiyorduk. Bazı geceler aç yatıyorduk, karnımızın üzerine bir eşarp bağlar ve o şekilde uyumaya çalışırdık.  Açlıktan çok fazla kilo verdik. Bir süre sonra gözlerimde şiddetli ağrılar başladı, çünkü elektrik yoktu, evimiz 1. kattaydı ve güneş görmüyordu, günde sadece 2 mum kullanabiliyorduk mumlar bittiğinde uyumak için odamıza geçiyorduk. Bu şekilde elektriksiz ve susuz bir sene yaşadık, su sadece haftada bir gün geliyordu, o da buz gibiydi, bu şekilde banyo yapıyorduk ve çamaşırlarımızı yıkıyorduk. Bazen aynaya baktığımda dudaklarımın mosmor olduğunu görüyordum, fakat buna da şükür diyorduk,  en azından haftada bir gün su var ve banyo yapabiliyoruz. Bir yıl boyunca hiç dışarıya çıkmadık, çünkü burada DEAŞ militanları boy göstermeye başladı.

Dünyadan soyutlanmış geçen 1 yıl boyunca zamanınızı nasıl değerlendirdiniz, evde neler yaptınız?

Bu süre boyunca yapılacak en iyi şey kitap okumaktı, evimizde büyük bir kitaplık vardı. Burada hem dini kitaplar hem de genel kültür ve edebiyat kitapları bulunuyordu. Her gün neredeyse bir kitap bitirirdim, sürekli Kur’an-ı Kerim okurdum, benim için aslında hayatımın en verimli günleriydi. Bu süreçte hayatta en sevdiğim uğraş olan matematikle de uğraştım. Daha sonra çok işime yarayan bir kitap yazdım. Bu kitap konu anlatımı ve problemlerden oluşan bir matematik rehberiydi, yazmam 6 ay sürdü. Kitabımın en son sayfasına “Bu kitap mum ışığında yazılmıştır” yazdım. Daha sonra halk yavaş yavaş Halep'e dönmeye başladı ve mahallemizde bir gün fırın açıldı, hepimiz çok mutluyduk fakat fırına füze düştüğü için tüm unlar cam parçaları ile doluydu, bu halde bile olsa ekmeği alıyorduk, başka çaremiz yoktu. Ekmeği yerken ağzımıza cam parçalarının geldiğini hissederdik. Daha sonra zamanla bakkal ve manav da açıldı, hayat biraz olsun normale dönmeye başlamıştı. Halep'teki insan sayısı arttıkça muhalifler bir okul açmaya karar verdiler. Matematik öğretmeni aradıklarını duyurdular, ben burada öğretmen olmayı çok istiyordum fakat babamı ikna edemedim. Bir gün babama herkesin durumunun iyi olduğunu fakat bizim çok zor bir hayat yaşadığımızı, bu işin maaşının gayet güzel olduğunu söyledim ve en sonunda babamı ikna ettim. Okulla görüştükten sonra öğretmenliğe başladım, yeniden çok mutluydum çünkü hayatta en sevdiğim şeyi yapıyordum: öğretmenlik. Okula gideceğim ilk gün çok heyecanlıydım sanki müebbetten kurtulmuş bir insan gibiyim.. Gerçekten çok iyi maaş alıyordum, okuldan arta kalan zamanlarda öğrencilere özel ders veriyordum, bu şekilde çok fazla para biriktirdim. Evde kaldığımız süreçte yazdığım matematik rehberini bir kırtasiyeyle anlaşıp çoğalttım ve satın almak isteyen öğrencilerime cüz’i bir miktar da olsa sattım, buradan da bir gelir sağlamış oldum.

Türkiye’ye gelme serüveninizden bahsedebilir misiniz? Nasıl bir yolculuktu, karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

Bir gece evde otururken evimize füze atıldı, bundan birkaç zaman önce pasaportlarımız çıkmıştı, hal böyle olunca biz de Türkiye’ye gitmeye karar verdik. Fakat Türkiye ile alakalı babamın aklında çok fazla soru işareti vardı, bunun için Türkiye'de yaşayan kuzenimizle iletişime geçtik. Kuzenim bize çok güven verici konuştu, yaşadığı yerde sanayi olduğundan, çok fazla iş gücü olduğundan, kiraların ucuz olduğundan bahsetti, bu şekilde babam Türkiye'ye gelmeye ikna oldu. Biz dayımızı da yanımıza alarak, bir araba kiralayarak sınıra doğru yola çıktık. Kiraladığımız arabayla Antakya'ya kadar geldik, Antakya'dan yasal yollarla pasaportlarımızı göstererek Türkiye'ye giriş yaptık. Yola çıkmadan önce iletişim kurmada ihtiyacımız olan Türkçe kelimeleri bir kağıda yazmıştım, bu sayede kendimizi rahatça ifade edebildik.

Türkiye’ye geldikten sonra geçiminizi sağlayamaya başlayana kadar neler yaşadınız? Yeni bir hayata tutunma yolculuğu nasıldı? Bu süreçte sizi olumlu veya olumsuz etkileyen durumlar nelerdi?

Bursa'ya vardıktan sonra ev tutana kadar kısa bir süre kuzenimizin yanında kaldık. Daha sonra küçük bir ev kiraladık, fakat ev çok eskiydi ve hiç eşyamız yoktu. Eve yerleştiğimiz gün komşularımız ve bazı iş adamlarının yardımıyla evimizi düzmeye başladık. Her gün komşularımız ziyarete geliyorlardı, bize çok samimi ve içten davrandılar.

Yeni bir düzen kurduktan sonra hayatınız nasıl devam etti? Alışamadınız ya da zorlandığınız durumlarla karşılaştınız mı?

Bursa'ya taşındığımız hafta evimize en yakın camide verilen Kur'an derslerine dahil oldum. Burada eğitimim iyi olduğu için gönüllü olarak öğretmene yardımcı oluyordum. Bu sayede Türkçe’mi epey geliştirdim. Bir gün Suriye'den tanıdığım bir arkadaşım bana ulaştı ve belediyede bir işinin olduğunu fakat Türkçe’yi bilmediği için iletişim kuramadıklarını söyledi. Ben de arkadaşıma yardımcı olmak için onunla beraber gittim. Hatta eşimle de bu sayede tanıştık. Bu süreçte Suriyeli çocuklar henüz devlet okullarına kabul edilmiyorlardı, onların evde çok sıkıldığını ve eğitimsiz kaldıklarını fark ediyordum, bu yüzden belediyeye Suriyeli çocuklara eğitim vermeyi amaçlayan bir proje teklifinde bulunduk. Projemiz kabul edildi, 15 öğrenci ile eğitime başladım.  Belediye bünyesinde onlara matematik, dini ilimler, Türkçe, İngilizce ve Arapça dersleri veriyordum. Buraya göç ettikten sonra yaşadığımız zorluklar ise, anne ve babam Türkçe öğrenme konusunda çok zorlandılar, 40 yaşından sonra yeni bir dil öğrenmek gerçekten zor oluyor.

Türkiye’de yaşadığınız süre boyunca herhangi bir ırkçı saldırıyla yüz yüze geldiniz mi?

Aslına bakarsanız dış görünüş itibariyle Türklere benzediğim için çok ciddi bir saldırıya maruz kalmadım, fakat 3,5 sene önce bir gün markette alışveriş yaparken kendi aramızda Arapça konuşuyorduk ve bir kadının sözlü saldırısına maruz kaldık. Bizim Türkçe anlayacağımızı düşünmediği için ağzına geleni söylüyordu, ben de ona gayet saygılı bir şekilde Türkçe cevap verdim. Yine doğum yapacağım zaman devlet hastanesinde benzer bir durum yaşadım. Telefonum alındı, saatlerce aç susuz, tek başıma ameliyathanede bekletildim, ailemden tek bir kişi bile yanıma alınmadı. Daha sonra imza atarak hemen orayı terkettim ve doğumumu özel bir hastanede gayet güzel bir şekilde gerçekleştirdim. Suriyeliler genel olarak Türkiye’de çalışma şartları bakımından çok fazla haksızlığa maruz kalıyorlar. Sigortaları yapılmıyor, değerinin çok altında maaşlarla çalıştırılıyor ve bazen maaşlarını bile alamıyorlar. Çevremde bu tarz sıkıntılar yaşayan çok fazla insan var.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.