Sahnenin sesi: Tiyatroda tutunmak, sahnede görünmek
Haber: Beyza Berfin SUSUZ
Sektörde alanlar daralsa da sahneler pes etmiyor. Deneyimli isimler ve genç yetenekler; dayanışmayla büyümenin, baskı çarkını kırmanın ve hem sahnede hem ekranda kendi koşullarıyla özgürce var olmanın yollarını anlatıyor. Tiyatro sektöründeki bu tablonun sahne üzerindeki karşılığını tiyatro oyuncusu Handan Mayda ile konuştuk.

Ekran projelerinde genellikle popülaritenin ve belirli standartların ön planda tutulduğu görülüyor. Bu durum bağımsız sahnelerde yetişen eğitimli ve alternatif oyuncuları nasıl etkiliyor?
Oyunculuğu görsellik olarak algıladıklarını düşünüyorum. Yetenek değil, sanki görsellik ön plandaymış; hep aynı tip insanları, aynı oyuncuları oynatınca daha fazla reyting alacaklarmış gibi düşünüyorlar. Bu yüzden yetenekli oyunculara deneme şansını bile vermiyorlar.
Bir oyuncunun sadece bağımsız tiyatrodan kazandığı gelirle insani standartlarda hayatını idame ettirebilmesi mümkün mü?
Tabii ki bu mümkün değil. Kimisi bunu hobi amaçlı bile yapıyor; hiç para kazanmayan oyuncular da var. Sadece yeteneğini sergilemek, var olduğunu kanıtlamak istiyor ama işin ekonomik boyutuna gelirsek; geçinebilmek, yaşayabilmek ve sosyal becerilerini geliştirebilmek için hiç yeterli olduğunu zannetmiyorum.
‘Sahnede devleşmek' diye bir kavram vardır; insanı kendine hayran bırakan o performanslar... Ancak konu ekrana veya sinemaya geldiğinde, sahnede devleşmeyi sağlayan o yetenek tek başına yeterli olmuyor. Bunun arkasındaki o adaletsizlik hissini bir oyuncu olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Aslında bu durum, oyuncunun bir gelgit yaşamasına neden oluyor: 'Başarılı mıyım, başarısız mıyım?' Sahnedesin; izleniyorsun, alkışlanıyorsun ama fark edilmiyorsun... Bu gerçekten psikolojik olarak çok zorlayıcı; çünkü çökebilirsin de, çıkabilirsin de.
Mayda cümlelerini şu sözlerle tamamlıyor;
“Ben değerliyim, ben oyuncuyum, ben bunu başarabiliyorum. Bunu kimsenin söylemesine gerek yok. Başarabildiğim kadar başarılıyım. Değerli olduğum kadar değerliyim”
Peki ya işin eğitim tarafı? Sahnede yaşanan bu tablonun eğitimdeki karşılığı için Boran Özsaygı ile konuştuk.

Eğitmen kimliğinizle baktığınızda bugün tiyatro eğitimi alan veya yeni mezun olanların zihnindeki "sektör" algısı nasıl? Ana akım medyadaki tekelleşme, onların mesleğe bakışını ve gelecek kaygılarını nasıl şekillendiriyor?
“Sektör” kelimesinin sözlük anlamı “kesim”dir. Bugün duyduğumuz veya kullandığımız “sektöre girmek”, “sektörde olmak”, “sektörde çalışmak” gibi ifadeleri düşününce “belirli bir kesime dahil olmak” anlamı oluşuyor. Korkunç bence. İş bulunan, para kazanılan, ünlü olunan yer “sektör”. Tiyatro eğitiminin içinde değil de daha çok “oyunculuk” alanına ait bir kelime benim için. Dolayısıyla gençlerin zihnindeki “sektör” algısı maalesef oldukça vahşi ve güvencesiz bir pazar yeri gibi. Ana akım medyadaki tekelleşme, gençlerin mesleğe bakışını doğrudan bir “var olma ya da yok olma” savaşına dönüştürdü. Eskiden bir oyuncu adayı için ana akım, yeteneğini sergileyebileceği geniş bir yelpazeydi; bugün ise sadece çok kısıtlı bir zümrenin elinde, kapıları dışarıya neredeyse tamamen kapalı. Bu durum inanılmaz bir gelecek kaygısı yaratıyor, mesleğini icra edecek yer bulamaması söz konusu çünkü oyuncu için. “Ne kadar iyi olursam olayım, mesleğimi yapacak bir alan bulabilecek miyim?” sorusuyla boğuşuyor. Bugün bu kaygı ne yazık ki mesleğe olan inançlarını erkenden zedeleyebiliyor.
Gençler tiyatro sahnesine tutunmak yerine kendilerini görünür kılmak için ekran kanallarına mı yönelmek zorunda hissediyor? Bu durum öğrencinin sahnede kalma motivasyonunu nasıl etkiliyor?
Evet, kesinlikle böyle bir zorunluluk hissediyorlar. Çünkü ekonomik şartlar ve popüler kültürün “görünmüyorsan yoksun” illüzyonu bunu körüklüyor. Genç bir oyuncu kirasını ödemek, hayatını idame ettirmek ve en önemlisi “sektörde ben de varım” diyebilmek için ekrana muhtaç bırakılıyor. Sadece tiyatro yaparak hayatta kalmak çok zor çünkü. İmkânsız değil ancak çok emek istiyor, bedel ödetiyor, sağlam bir psikoloji ve düşünce gücü gerektiriyor tiyatro yapmak. Derslerde şunu konuşuyoruz, biz konu buralara vardığında: “Görünür olmak” ne demek, ünlü olmak mı? Neden buna ihtiyacımız var? Veya oyunculuk yapabilmek için gerçekten “görünür olmaya” ihtiyacımız var mı? Nasıl bir oyuncu olmak istiyoruz?
Ekran sektöründe yeteneğin yanı sıra takipçi sayısı veya estetik standartların öne çıkması, tiyatro eğitimi alan kişilerin mesleki algısını nasıl etkiliyor? Öğrencilerin tektipleşmeye sürüklenme riski var mı?
Bu durum, tiyatro eğitimi alan gençlerin adalet duygusunu ve mesleki ahlak algısını ciddi şekilde zedeliyor. Yıllarca oyunculuk eğitiminin içinde ses, nefes, beden, diksiyon, dramaturji ve karakter analizi çalışan bir öğrenci; dışarı çıktığında bir rolün “Instagram takipçi sayısına” ya da “düzgün yüz hatlarına” göre dağıtıldığını gördüğünde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor, öfkeleniyor. Tektipleşme riski ne yazık ki çok yüksek ve bu risk sadece fiziksel değil, zihinsel bir tektipleşme. Gençler ekrandaki o popüler figürlere benzemeye çalışıyor, sesleri, bakışları, yüzleri, sosyal medya paylaşımları, yaşama biçimleri bile sektörün talep ettiği yönde şekilleniyor. Eğitmenlerin en büyük savaşı burada başlıyor: Onlara biricik olduklarını, kusurlarıyla, farklılıklarıyla, zaaflarıyla ve özgünlükleriyle daha iyi birer oyuncu olabileceklerini hatırlatmak.
Tiyatro eğitimi veren kurumların bu noktada nasıl bir sorumluluğu var?
Tiyatro eğitimi veren kurumlara, özellikle bağımsız atölye ve akademilere düşen sorumluluk çok büyük: Sadece “oynama”yı, “oyunculuğu” öğretmemeliyiz. “Tiyatro nasıl yapılır”ı öğretmeliyiz bence, tiyatro kültürünü öğretmeliyiz. Bir tiyatrocunun oynayabilmek için “iş bulması” şart değil diye düşünüyorum ben.
"Gerçekten tiyatro yapmak istiyorsa birisi, o alanı kuruverir zaten, buluverir kendi gibilerini ve işe koyulurlar."
Sıradaki durağımız, ikincikat tiyatrosunun kurucusu yönetmen Eyüp Emre Uçaray.

Bağımsız tiyatroların bir araya gelerek kendi alternatif istihdam havuzlarını ve ortak sahnelerini veya dayanışma ağlarını kurması ne kadar önemli?
Bu dayanışmaları esasen çok kıymetli buluyorum. Bu durumu dert edip bunlarla ilgili projeler üretecek ve bu sahnelerin hayatta kalabilmesi için çeşitli destekler sağlayacak mekanizmalara ihtiyaç var.
Ana akımın tiyatroları bir oyuncu devşirme havuzu olarak görmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Bu alanların değerini, kıymetini bilip buradan beslendiklerini; o yüzden bu alanları da korumaları gerektiğini bilmeleri ve unutmamaları lazım. Balığı tutmanın zamanı vardır; balıkları tam yavrulama döneminde tutarsanız denizler balıksız kalır. Vahşi bir şekilde yüklendiğiniz zaman, tüm o denizin ekosistemini bozarsınız. Bu bir ekosistem bence... O ekosistemde herkesin yeri var; ancak küçüğün değerini ya da katkısını görmeyen hamleler, uzun vadede bize kuraklık getiriyor. O yüzden biraz bu bilinçle hareket etmeye ihtiyaç var.
Seyircinin tüketim alışkanlıkları da dönüşüyor. Sürekli aynı yüzleri ve benzer hikayeleri izleyen bir kitle yaratılıyor. Bu durum tiyatroların kendi sadık seyirci kitlesini korumasını ya da yeni nesil seyircilere ulaşmasını nasıl etkiliyor?
Aslında kolaylaştırıyor... Bir yerde hikâyeler ne kadar sıradanlaşırsa senin farkın orada ortaya çıkıyor bence. Meselâ ana akımda görülemeyecek bir hikâyeyi —tepki alacağı veya sansüre takılacağı için pek girilemeyen hikâyeleri— anlatmak tiyatronun en büyük avantajı. Temizlik yaparken bazen kabasını alıp temizlersiniz, bazen de kıyıya köşeye inmek gerekir. Biz biraz o kıyı köşeyi temizliyoruz. Seyirci o hikâyeyi televizyonda bulamaz, dizide bulamaz; hâliyle o hikâyeyi izlemeye, tiyatroya yönelir. Anlatılmayan hikâyeleri anlatmak da izlemek de çok daha heyecan verici.
Televizyon kanallarına, dijital platform yöneticilerine oyuncu istihdamı ve bağımsız tiyatroların yaşatılması konusunda nasıl bir çağrıda bulunmak istersiniz?
Onların yaptığı her yardım, her destek esasında dolaylı yoldan onların yarın bir gün yapacakları işler için bir değer. Bence bunu fark etseler yeter; çünkü biz aynı geminin içerisindeyiz. Biri aşağıda, biri yukarıda, biri sağında, biri solunda... Ama aynı geminin içerisinde gidiyoruz ve geminin bir yeri su alırsa, bir yeri çatlak verirse uzun vadede tüm gemi zarar görür. Biraz daha aynı geminin içinde olduğumuzu fark etmeye, buna göre adım atmaya ihtiyaç var. Ve sadece oyunculuk değil, yazarlık alanında da destek olabilirler. Eminim buradan bir sürü insan çıkacaktır ve biraz daha taktik bilgiyle yoğruldukları zaman çok iyi senaristler, çok iyi yazarlar olacaktır. Bu alanda üretecek insanlara ihtiyaç var, yeni bakışa ihtiyaç var. Yoksa üst üste aynı şeyi tekrarlıyor oluyoruz.
“Bir apartman dairesinde de bu iş devam edebilir önemli olan anlatacak hikayeniz olsun, anlatacak hikayeniz varsa ve dinlemek isteyen insanlar varsa her alan bir şekilde sahneye dönüştürülebilir.”
Tiyatronun mutfağından yükselen bu sözlerin ardından, sahnelerin geleceğini inşa edecek olan yeni nesil oyunculardan Onat Ege Atay’ın penceresinden duruma bakıyoruz.

Oyunculuğa adım atarken sanatsal anlamda sizi en çok heyecanlandıran beklenti neydi? Mesleğe girdikten sonra bu beklentilerin ne kadarı karşılık buldu?
Oyunculuğa ilk adım atarken sadece oyunculuk yapmak için bu adımı attım. Oyunculuğu çocukluğumdan beri çok sevdiğim için konservatuvara girdiğimde gönül rahatlığıyla oyunlar çıkarıp sahneye çıkacağımı düşündüm. Okulda da böyle oldu. Fakat sektörün içine daha da girdikten sonra, özellikle dizi ve film tarafında, bu “sadece oyunculuk” beklentimin çok da doğru olmadığını anladım.
Ana akımdaki yapımcılardan, ajanslardan ve cast direktörlerinden yeni yeteneklere yaklaşım konusunda en temel beklentiniz nedir? Bu sistemde neyin değişmesi genç oyunculara ‘gerçek’ bir fırsat eşitliği sağlar?
Ana akımdaki yapımcılardan ve cast direktörlerinden yeni yeteneklere bakarken sosyal medya görünürlüğünden ziyade yeteneğe ve oyunculuk becerisine de önem vermelerini bekliyorum diyebilirim. Sosyal medyanın artık sektörün önemli bir parçası olduğunu ve oyuncular için bir görünürlük alanı yarattığını düşünüyorum. Fakat bunun yanında, oyunculuk eğitimi alan ve kendini bu mesleğe hazırlayan yeni mezunların da yetenekleri üzerinden değerlendirilebilmesi önemli.
Şu an düzenli olarak audition gönderen konservatuvar mezunlarının da gördüğü gibi, bazen takipçi sayısı oyunculuğun önüne geçebiliyor. Benim için fırsat eşitliği, oyuncunun sosyal medyadaki görünürlüğünden bağımsız olarak audition’daki performansının, yeteneğinin ve role uygunluğunun da değerlendirilmesiyle sağlanabilir.
Dizi sektörünün bu kadar göz önünde olduğu bir çağda; tiyatro seyircisinden bağımsız sahneler ve yeni oyuncular için nasıl bir karşılık görmeyi umuyorsunuz?
Kimseden sadece destek olmak için bir şeyi zorla izlemesini bekleyemem. Şu an tiyatrolar çok zor bir durumda ve sadece tiyatro yapmak bile bir hayale dönüşmüş durumda. Bağımsız tiyatro sahnelerinin ve oralarda oyun çıkaran, oyunlarda oynayan oyuncuların; bazen sadece reyting kovalamak için aynı konuları sunup duran dizilerden çok daha keyifli ve izlenilesi işler çıkarabildiğini biliyorum ve görüyorum. En azından iyi ve büyük emeklerle ortaya çıkarılan oyunlara şans verilmesinin değerli olduğunu düşünüyorum.
Sektörün yerleşik ve tecrübeli isimlerinden (yönetmenler, usta oyuncular) yeni gelen nesle karsı nasıl bir tutum, mentorluk veya alan açma yaklaşımı bekliyorsunuz?
Sektörün şu an tiyatro bazındaki yerleşik isimleri zaten genelde konservatuvar öğrencilerine ve mezunlarına alan açıyor. Yanlarında durmaları, birlikte çalışmak bile yeni oyunculara çok şey kattığını düşünüyorum. Sektördeki yönetmenlerin ve usta oyuncuların genç nesle, yeteneğine güvenerek şans vermesi bizler için yeterli olacaktır.
Sürekli bir kabul görme, seçmelere girme ve belirsizlik içinde var olma çabası, mesleğin başındaki bir oyuncunun motivasyonunu ve psikolojisini nasıl etkiliyor?
Bu, oyunculuğun başında olan biri için zor ve alışılması gereken bir süreç. Bir sürü audition gönderip bunlardan reddedilmek, başlarda ego zedeleyen ve insanın özgüvenini düşüren bir şeye dönüşebiliyor. Fakat zamanla bu süreçte çok fazla etken olduğunu da öğreniyoruz.
Ben ilk audition’larımı gönderip haber beklediğim zamanlarda bu belirsizlikten çok rahatsız oluyordum ve psikolojim kötü etkileniyordu. Bu dönemlerde insan mentalini koruyacak bir şeyler yapmazsa süreç meslekten vazgeçmeye kadar gidebiliyor. Herkesin yolunun farklı olacağının da farkına varıp bir şekilde motivasyonu ve mental sağlığı korumak gerekiyor.
"Herkesin başa çıkma şekli başka olsa da, genelde dertler hep aynı."
